Ahmet Yenilmez


Yayın Tarihi:

07 Şubat 2023 Salı 07:00:00

Ama… Keşke…

Ne denir, ne söylenir...?

İhtiyar Anadolu'nun derisi, yine çatır çatır çatladı!

Benim yaşadığım ilk büyük deprem, 1999 yılındaydı!

Gecenin geç bir vaktinde kızımı beşiğine henüz yatırmıştık ki, beşik gibi sallanmaya başladık!

Apar topar evden çıkıp, sabaha kadar dolaşmıştık Sarıyer sokaklarında!

Bugünkü gibi iletişim imkanları yoktu da, özel radyolardan, "kimse bulunduğu yerden çıkmasın..." anonslarından korkup, mahallemizden dışarı çıkamamıştık!

Gün ağardığında her şey ayan beyan ortadaydı!

Hiç bir dosta, arkadaşa ulaşamamanın çaresizliği de cabası!

Ailemle, Gölcük'te yaşayan üniversiteden ev arkadaşımın imdadına koşmak için yola koyulduk.

Aman Allah'ım..!

Gebze'yi geçtiğimizde çocuklarla yola çıktığıma pişman olmuştum, aradan kırk küsür saat geçmesine rağmen, yıkıntılar altından sesler gelmekteydi!

Gölcük'e vardığımızda arkadaşımın mahallesini bulamamıştım!

Gölcük sanki ters yüz olmuştu!

Sonraki günlerde, Avcılar, Adapazarı, Düzce'yi de gördükçe, insanoğlu olarak ne kadar çaresiz olduğumuzu iliklerime kadar hissetmiştim!

Evet, yaramız derindi...

Evet, kayıplarımız çoktu...

Yaralarımızı beraberce sarmaya çalıştık, elbette!

Belki, giden canlarımızı geri getiremedik, ama...

Derken, bugüne uyandık yine bir acıyla!

Aradan 24 yıl geçti, ama...!

Bunca zamanda, bunca yaşanan acılardan sonra, keşke...!

Ama...!

Ama..!

Keşke...!

Keşke...!

Ah şu, "ama" lar ve "keşke"ler...!

İnsanı kahrediyor...!

Yürekleri yakıyor...!

Bugünleri de aşacağız, elbet...

Yaralarımızı da saracağız, elbet...

Ancak, giden canlarımızı geri getiremeyeceğiz, ne yazık ki!

Bu son olsun, Allah'ım!

Ne olur, bu iki kelimeyi, "ama" ve "keşke" yi, duam odur ki, bize bir daha kullandırtma Allah'ım!