Erdoğan'ın zaferine dış politikanın etkisi

Yayın Tarihi: 20 Mayıs 2023 Cumartesi 13:00:00

Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2023 Cumartesi 13:00:00

Yüksek enflasyon, iktidara karşı birleşmiş muhalefet ve yaşanılan büyük depreme rağmen 14 Mayıs seçimlerinden Cumhur İttifakı'nın birinci olarak çıkmasının önemli bir nedeni de kamuoyunun beklentilerine uygun bir şekilde Türkiye'yi uluslararası platformlarda temsil etmesi ve yine kamuoyunun sesine kulak veren bir dış politika icra etmesidir.

14 Mayıs 2023 tarihinde gerçekleşen Cumhurbaşkanı ve 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri bölge ülkeleri kadar bölge dışı ülkeler tarafından da ilgiyle takip edildi. Bu ilginin öne çıkan nedenlerinden birisi de seçim sonuçlarının Türk dış politikasını nasıl etkileyeceği merakıydı. Son yıllarda Türk dış politikasını ilgilendiren konularda alınan sert kararlar ve atılan önemli adımlar hem Türk kamuoyunda hem de dünya kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açmıştı. Şurası bir gerçek ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 15 Temmuz 2016 sonrasında caydırıcı yönü kuvvetli bir dış politika icra etmeye başlamıştır. Ancak bu politika, Erdoğan'ın iç politikadaki rakipleri tarafından sert bir dille eleştirilerek "fetihçi", "cihatçı" ve de "saldırgan" olarak nitelendirilmiştir. Benzer biçimde Türkiye'nin tatbik ettiği dış politikadan rahatsız olan ülkeler de bu politikayı, "Yeni Osmanlıcılık", "Pan Türkist" ve "revizyonist" olarak tanımlamışlardır.

Değişim vaadi

Erdoğan'ın en güçlü rakibi Cumhurbaşkanı adayı ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçim öncesi yaptığı açıklamalarda, Türkiye'nin dış politikasını 180 derece değiştireceklerini vaat etmesi, doğal olarak Türkiye'deki seçimlere var olan küresel ve bölgesel ilginin daha da artmasını tetikledi. Kılıçdaroğlu'nun dış politikaya ilişkin söylemleri irdelendiğinde; Orta Doğu'nun sorunlarından uzaklaşma ve bunlara ilişkin tarafsız bir hakem rolüne soyunma, Suriyeli göçmenleri en geç iki yıl içerisinde kendi ülkelerine gönderme ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri geliştirme gibi temel başlıklar altında toplanabilir. Açıkçası Kılıçdaroğlu'nun başını çektiği Millet İttifakı'nın ya da 6'lı koalisyonun Batı ile yeni bir diyalog dönemi başlatmak isteği, liderlerin veya onlara yakın çevrelerin yaptıkları açıklamalardan anlaşılabiliyor. Ancak bu noktada tüm partilerin mutabık kaldığı homojen bir dış politika anlayışından söz etmek pek mümkün değil. Zira parti beyannameleri, sosyal medya paylaşımları, basına verilen demeçler, seçim kampanyasında ifade edilen sözler dikkate alındığında, dış politikada konularında muğlak ifadelerin dışında belirli bir yol haritasının olmadığı rahatlıkla fark edilebilir.

Bu bağlamda Türkiye'nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya, Filistin, Suriye, Karabağ ve Ukrayna politikasında nasıl bir politika değişikliğine gideceği, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), NATO, AB, Rusya, Türk Devletleri Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile yürütülecek ilişkilerin nasıl bir seyir takip edeceği ve son olarak dünyanın çok kutuplu bir eksene sürüklendiği yeni dönemde Türkiye'nin nerede pozisyon alacağı şeklindeki sorular, 6'lı koalisyon ve Kılıçdaroğlu tarafından henüz yanıtlanmadı. Bunlar, Millet İttifakı'nı destekleyen seçmenlerin de yanıtını merak ettiği sorulardır. Millet İttifakı'nı destekleyen seçmenlerin Suriyeli göçmenler dışındaki konularda hükümetin izlediği dış politikaya besledikleri sempati, bilinen bir gerçektir. Türkiye'nin savunma sanayiinde gerçekleştirdiği ilerleme, Doğu Akdeniz'de ortaya koyduğu kararlılık, ABD ve NATO karşısında sergilediği milli refleks ve başarılı liderlik ve Büyük Türkiye İmajı gibi konular Millet İttifakı'nı destekleyen seçmenlerin de takdirle karşıladığı başlıklardır. O nedenle Kılıçdaroğlu'nun seçilmesi halinde Türk dış politikasının 180 derece değişikliğe uğrayacağı vaadi, gerçekçi olmadığı kadar iç kamuoyunu hedef alan bir açıklama da değildir. Nitekim Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile CHP'li seçmenin bazı bileşenleri dışında çoğunluk, dış politikada köklü bir değişikliğe taraftar değildir. Mesela bu doğrultuda İYİ Parti ve CHP seçmeninin büyük bir kısmı, Yunanistan'la ilişkilerde AK Parti hükümetini tavizkar bulmaktadır.

Kıbrıs konusundaki ayrışma

Diğer taraftan CHP ile İYİ Parti yönetiminin Kıbrıs politikasında ciddi zıtlıklar göze çarpmaktadır. CHP İstanbul Milletvekili ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Başdanışmanı Ünal Çeviköz yaptığı bir açıklamada, CHP'nin Kıbrıs politikasına ilişkin şunları söylemiştir: "Kıbrıs söz konusu olduğunda, çözüm adadaki iki toplum tarafından bulunmalıdır. Bizim pozisyonumuz Ankara'nın Kıbrıslı Türklerin, Atina'nın da Kıbrıslı Rumların işlerine karışmaması gerektiği yönündedir". Bu açıklama başlangıçta kulağa hoş gelse de özünde, İsmet İnönü, Bülent Ecevit ve Deniz Baykal liderliğinde takip ve tatbik edilen, "Kıbrıs meselesi, Kıbrıs Türklerinin geleceği kadar Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki konumu ve güvenliği açısından da çok ciddi bir sorundur" ifadesiyle ete kemiğe bürünen CHP'nin geleneksel Kıbrıs politikasına zıtlık oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra CHP'nin açıklanan Kıbrıs politikası, 6'lı koalisyonun ikinci büyük partisi İYİ Parti'nin Kıbrıs politikasıyla da çelişmektedir. Zira İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Kıbrıs'a ilişkin yaptığı tüm açıklamalarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) devamından yani iki devletli çözümden yana olduğunu dile getirirken, Kıbrıs Barış Harekatı'nın yıldönümü münasebetiyle paylaştığı mesajında, "Türk'ün adını silmeye çalışanlara karşı hep birlikte; "Biz varız! dediğimiz Kıbrıs Barış Harekatı'nın yıl dönümünde; Yavru vatanımız için canını ortaya koyan aziz şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyorum. Her zaman olduğu gibi; Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacak!" sözlerine yer vererek Kıbrıs meselesine ilişkin çizgisini net bir şekilde göstermiştir.

Doğu Akdeniz meselesi

Bununla birlikte 6'lı koalisyonun bir diğer ortağı Saadet Partisi'nin, Ekim 2020'de yayınladığı "Doğu Akdeniz Krizi" adındaki Politika Notu incelendiğinde Parti'nin AK Parti hükümetinin Doğu Akdeniz, Libya, Yunanistan ve Kıbrıs politikalarını açıkça desteklediği görülür. Politika Notu'nun sonuç ve öneriler kısmının birinci maddesi şu şekilde kaleme alınmıştır: "Günümüz itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin Doğu Akdeniz'deki politikalarını Saadet Partisi olarak desteklediğimizi açık bir şekilde ifade etmek isteriz. Zira ortada milletimizin tümünü yakından ilgilendiren milli menfaatler söz konusudur." Kıbrıs'ı ilgilendiren beşinci maddede ise şunlar yazıyordu: "Milli Görüş ilke ve idealleri çerçevesinde siyasi fikrimizin şekillendiği ilk günden itibaren soydaşlarımız olan Kıbrıs Türklerinin insan onuruna yakışır bir hayat sürmeleri, temel şiarımız olmuştur. Koşullar ne olursa olsun hiçbir zaman adadaki kardeşlerimizin siyasi, ekonomik ve demokratik haklarının gasp edilmesine asla müsaade etmeyeceğimizi bir kez daha vurgulamak isteriz. Adı ne olursa olsun hiçbir siyasi aktör, Kıbrıs Türklerinin kara, hava ve denizlerdeki hak ve menfaatlerini yok sayamaz, görmezden gelemez. Bu hakları gasp edici oldubittiler meydana getiremez. Kıbrıs'ta siyasal açıdan iki milletin var olduğu, Batı dünyası tarafından artık görülmelidir."

14 Mayıs seçimlerine Yeşil Sol Parti adı altında girme kararı alan ve Cumhurbaşkanı adayları arasında Kılıçdaroğlu'nu destekleyen HDP'nin seçim beyannamesinde yer alan, "Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olmak üzere, Kafkasya ve Doğu Akdeniz'de AKP-MHP iktidarının neden olduğu gerilimlere son vererek barışçı politikalara ve diplomasiye öncelik vereceğiz" açıklaması, 6'lı koalisyonun ve onları destekleyen seçmenlerin düşünceleriyle çelişmektedir. Zira HDP, toptancı ve tarafgir bir yaklaşımla Orta Doğu, Kuzey Afrika (Libya ve Mısır) ve Doğu Akdeniz'deki (Kıbrıs ve Yunanistan) krizleri mevcut iktidara yüklemeye kalkışmıştır. Kaldı ki bu yeni bir durum değildir. Zira ADAMOR Toplum Araştırmaları Merkezi tarafından yapılan "Türkiye Endeksi" adlı Ekim 2020 tarihli araştırmada, "Doğu Akdeniz'de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?" sorusuna HDP seçmeninin yüzde 18'i "hayır" cevabını vermişti.

Şurası iyi bilinmelidir ki Doğu Akdeniz meselesi, Türkiye'nin gücü, güvenliği ve geleceği bakımından son derece önemli bir konudur. Bu yönüyle partiler üstü, milli bir meseledir. Son yıllarda oldubittiler ve tehditler yoluyla, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki egemenlik hakları ile Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin gasp edilmeye çalışıldığı siyasi bir düzen oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu hususu açıklığa kavuşturacak bilgiler, belgeler, tezler ve haritalar ayan beyan ortadadır. Ayrıca bu kriz, HDP'nin iddia ettiği üzere "AKP-MHP iktidarının neden olduğu" bir gerilimden de doğmamıştır. Krizin kronolojisi çok açıktır ve sorunun kökeninde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Mısır Arap Cumhuriyeti arasında 2003 yılında imzalanan anlaşma bulunmaktadır. Dahası uluslararası hukuka ve uluslararası düzene duyulan güvensizlik ortamında Türkiye'nin hem kendi ülkesinin hem de Kıbrıs Türkleri ile KKTC'nin hak ve menfaatlerini savunmada gösterdiği kararlılık ve tutarlılık, ne "kavgacı" ne de "saldırgan" bir politika olarak nitelendirilemez. Kaldı ki belirli bir dış politikanın yapımı ve uygulanması iç ve dış faktörlere bağlıdır ve bir dış politika kararı belli bir sürecin çıktısı olarak ete kemiğe bürünür. Devletlerin siyasal yapısı, örgütleniş biçimleri, karar alma mekanizmaları, vatandaşların siyasal tutum ve davranışları, medyanın dış politika konularının takdimi gibi birçok faktörün veyahut bileşenin bu sürecin bir parçası olduğu görülür.

Sonuç olarak hükümetler iç politikada olduğu gibi dış politikada da temsil ettikleri halka karşı büyük bir sorumluluk taşırlar. O nedenle kamuoyunun tepkisine yol açacak dış politika kararları almaktan uzak dururlar. Nihayetinde hükümetlerin bu doğrultuda yapacağı hatalar doğal olarak sandığa yansıyacaktır. Bu yüzden seçimle işbaşına gelmiş her hükümet, aldığı veya alacağı dış politika kararları karşısında kamuoyunun desteğine büyük bir ihtiyaç duyar. Yüksek enflasyon, iktidara karşı birleşmiş muhalefet ve yaşanılan büyük depreme rağmen 14 Mayıs seçimlerinden Cumhur İttifakı'nın birinci olarak çıkmasının önemli bir nedeni de kamuoyunun beklentilerine uygun bir şekilde Türkiye'yi uluslararası platformlarda temsil etmesi ve yine kamuoyunun sesine kulak veren bir dış politika icra etmesidir.

Açık Görüş / Prof. Dr. İsmail Şahin