• BIST
    117741
  • Dolar
    6,8590
  • Euro
    7,8294
  • Altın
    399,0840
0530 708 54 54
0530 708 54 54
SON DAKİKA
29 Mayıs 2020 Cuma 07:45:00 - Güncelleme:29 Mayıs 2020 Cuma 07:45:00

Pandeminin Çin-Batı ilişkilerine etkisi ve Türkiye

Kaynak: AA

ABONE OL

2019'da yoğunlaşan Çin-ABD rekabeti yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisiyle yeni bir sürece giriyor. Her ne kadar Pekin yönetimi salgını kontrol altına almış, küresel ve ulusal düzeyde imajını ve ilişkileri yeniden inşa etme sürecini başlatmış olsa da bu sürecin Şi Cinping yönetiminin istediği şekilde yürümediği/yürümeyeceği ve Çin ile ABD liderliğindeki Batı arasında sorunların artmasında katalizör işlevi göreceği anlaşılıyor.

Avrupa ülkelerinin ABD ile Çin arasında yatıştırıcı güç olma yaklaşımından giderek uzaklaşması ve Çin’e yönelik derin endişelerinin ortaya çıkması, Türkiye’nin çok boyutlu dış politikası için bir alan açıyor.

ABD’de Donald Trump yönetimi, iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği’ni (AB) ve Rusya’yı Çin’e karşı mobilize etme isteğindeydi. Fakat Rusya’nın Çin’e karşı mobilize olmasının (tersine Kissinger etkisi) o dönemin konjonktüründeki irrasyonelliği ortadaydı. Batı ittifakı içinde de bu söylemi ve tek taraflı politikaları, potansiyel birlikte hareket etme motivasyonunu yok etmişti. [1] Fakat salgınla birlikte Avrupa ekseninden Çin’e daha açık eleştiriler gelmeye başladı; dolayısıyla Avrupa’dan ABD ile birlikte hareket etme eğiliminin sinyalleri geliyor. Özellikle Trump döneminde ABD-AB arasında küresel işbirliği konusunda yaşanan ayrılık, Çin’in küresel düzeyde oyun alanını hem Avrupa’da hem de Asya-Pasifik’te genişletti. Trump’ın Çin bağlamındaki sert söylemleri ve politikaları, kendi içinde de ciddi sıkıntılar yaşayan AB’deki büyük güçleri, bağımsız olarak Çin-ABD ilişkilerinde “yatıştırıcı/aracı güç” olmaya zorlamaktaydı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Kasım 2019’daki Pekin ziyaretinde kendisini AB’nin Çin elçisi olarak tanıtmıştı. [2] Macron’un NATO’nun 70. yıl zirvesi öncesinde yaptığı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” açıklaması ve Çin’in Hong Kong ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi sorunları nedeniyle Batı tarafından ilan edilmemiş bir izolasyona tabi tutulduğu bir dönemde gerçekleşen bu ziyareti Pekin’de çok olumlu karşılanmıştı. İtalya ise Çin’le ciddi ekonomik angajmana girmişti. Hatırlanacağı üzere, özellikle İran’la nükleer anlaşma meselesinde, iklim değişikliği ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi konularda, AB ABD’den ayrışarak Çin’e daha yakın bir politika benimsemişti. Trump yönetimi Çin karşıtı bir politika benimserken AB’nin Çin’e yakın bir pozisyon alması, Washington yönetimini Pekin karşısında zayıflatıyordu.

Yeni dönemde ise hem İngiltere hem de Fransa’da yetkililer nezdinde Çin’e yönelik derin endişelerin ortaya çıktığını söylemek mümkün. [3] Almanya her ne kadar son yıllarda Çin’den rahatsızlığını açık bir şekilde ifade etmese de, Çin’in Doğu Avrupa’daki ve Balkanlar’daki ekonomik faaliyetlerinden ve “Made in China 2025” çerçevesinde yaptığı teknolojik yatırımlardan ve satın almalardan epey rahatsız olduğu biliniyor. [4] Avrupa’nın Çin-ABD ilişkilerinde yatıştırıcı güç olması bekleniyordu. Fakat hem Fransa’nın hem de İngiltere’nin Çin’e karşı aldıkları “yeni” tavır bu durumun değişmekte olduğunu gösteriyor. Öte yandan İngiltere Huawei konusunda da ABD’den ayrışmaya başlamıştı. Fransa ve İngiltere gibi Batı’nın büyük güçleri tarafından bu tür eleştirilerin ve çekincelerin ifade edilmesi, Çin tarafında 1839 Afyon Savaşı ile başlayan paranoyayı tekrar ortaya çıkarıyor. Bu durum Çin medyasında Batı’yı ırkçılıkla, Sinofobik (Çin ve Çinli korkusu) olmakla suçlamaya kadar varıyor. Çin-AB ilişkilerinin, politikalarının küresel boyutta meşrulaştırılması ve genel kabul görmesi açısından Pekin için önemli olduğu unutulmamalı.

Avrupa ülkelerinin ABD ile Çin arasında yatıştırıcı güç olma yaklaşımından uzaklaşması, Türkiye’nin çok boyutlu dış politikası için de bir alan açıyor. Ayrıca Çin’in yabancı yatırımlar konusunda doyuma ulaşması ve dolayısıyla Çin’deki yabancı yatırımcıların ve ülkelerin tedarik zincirlerindeki riski asgariye indirmek için geliştirdikleri “coğrafi çeşitlendirme” eğilimleri, Türkiye’ye ekonomik fırsatlar sunuyor.

Yeni dönemde yeni bir Çin

Çin karşıtlığının küresel ölçekte yükselmesinin ve ekonomik durgunlukla birlikte yaşanan talep düşmesinin, Çin’in iç politikasında da yansımalarının olması kaçınılmaz. Şi yönetimi, iktidarını “dönüştürücü” (transformasyonel liderlik/yönetim) olarak kurgulamıştı. Bu nedenle kendisinden önceki dönemlerden farklı olarak, Şi’nin ulusal ve uluslararası düzeydeki başarı “özlemi”, iç politikada baskıların artmasına, dış politikada ise “savaşçı kurt diplomasisi” ile daha proaktif bir politika izlemesine yol açıyor. [5] Dolayısıyla bu süreç, pandemi sonrası dönemde de, Güney Çin denizinde ABD ve bölgesel müttefikleriyle tırmanması muhtemel gerilimle birlikte (Tayvan, Hong Kong, Uygur, Hui ve diğer dini ve etnik gruplar gibi konulardaki karşılıklı tırmandırmanın bir sonucu olarak) daha fazla “uluslararasılaşma” ihtimalini beraberinde getiriyor.

Özellikle pandemi sonrasında Çin ile ABD arasındaki jeopolitik gerilimi artırmaya aday en büyük sorunlar olarak Güney Çin denizi, Tayvan ve Hong Kong sorunları öne çıkıyor. Pekin yönetiminin Hong Kong’un anakarayla bağlarını sıkılaştırma politikasından taviz vermemesi ve hatta artırması sonucunda Hong Kong’daki protestoların daha şimdiden tekrar alevlenmesi bunu destekler mahiyette. Hong Kong’daki gelişmeler karşısında Trump'ın Pekin yönetimine yaptırımlar uygulayacağını açıklaması, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Hong Kong’un artık özerk statüsünün (tek devlet, iki sistem) ortadan kalktığı yönündeki açıklamaları, Çin-ABD ilişkilerinin daha da kötüye gideceğinin işareti. ABD’nin Hong Kong konusundaki sert tutumu, Tayvan sorununda daha sert olacağının da göstergesi. Ayrıca Hong Kong’un 1997’de Çin’e iadesinden önce İngiltere’ye bağlı olması nedeniyle, yeni gelişmeler, Çin-İngiltere ilişkilerindeki kırılmayı derinleştirecektir.

Çin dış politikasının gücü ve etkisi, ekonomik gelişmesinin bir sonucu olarak, küresel boyutta gelişmekte olan ülkelere verdiği borçlardan ve yatırımlarının gücünden kaynaklanıyor. Dolayısıyla ekonomik olarak zayıflayan ve Batı’yla ilişkileri kötüleşen bir Çin’in bu süreci daha fazla devam ettirmesi zor görünüyor. Son on yılda, Çin’in küresel boyutta ekonomik ve politik etkisinin artmasına, yumuşak güç potansiyeli de eklendi. Fakat Çin’in “potansiyel yumuşak gücünün” aynı büyüklükte bir etki alanı oluşturabildiği söylenemez. Örneğin bu süreçte, bazı Afrika ülkelerinde Çin büyükelçilerinin dışişleri bakanlıklarına çağrılması ve Sinofobinin hızlı bir şekilde yükselmesi buna işaret ediyor. Çin’in Tahran büyükelçisinin İran Sağlık Bakanlığı sözcüsü ile Twitter üzerinden girdiği polemik, İran’da dahi halk düzeyinde Çin karşıtlığını yükseltti.

Pandemi Türkiye-Çin ilişkileri için bir fırsat olabilir

Bahsettiğimiz değişimler ışığında, AB’nin Çin-ABD ilişkilerindeki yatıştırıcı/aracı güç pozisyonunun zayıflaması muhtemeldir. Bu oluşacak boşluğu, Batı ittifakı içinde yer almasına rağmen AB ülkelerine göre daha bağımsız ve çok boyutlu dış politika izleyebilen Türkiye doldurabilir. Bu dönemde Çin’in Balkanlar’da, Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da ve hatta Orta Asya’da gücünü konsolide etmek için işbirliği yapabileceği yeni ortaklara ihtiyaç duyması kaçınılmaz. Bu çerçevede AB’nin geri plana çekilmesi hem Çin’le hem de Batı’yla ilişkilerinde Türkiye’nin çok boyutlu dış politikasına alan açıyor. Özellikle Tayvan, Hong Kong, Güney Çin denizi gibi jeopolitik sorunlara ek olarak, ticari alanda Çin-Batı ilişkilerinin kötüleşmesi, bölgesinde etkisi artan ve Batı ile iyi ilişkiler geliştirebilen Türkiye’yle Çin’in daha yakın ilişkiler geliştirmesini sağlayabilir. Ayrıca Çin'in küresel ekonomik finansörlüğünün gerilemesi ve dış politikasının maliyetinin artması nedeniyle zayıflaması, Türkiye’nin Çin ile daha dengeli, alternatif değil tamamlayıcı bir ilişki geliştirebilmesi için de bir fırsat olarak görülebilir.

Uluslararası yatırımların Çin’den diğer gelişen ülkelere kayması ve Türkiye

Bütün yumurtaları aynı sepete koymama prensibi ışığında jeopolitik riskleri azaltmayı düşünen uluslararası yatırımcıların, yatırımlarını Çin’den diğer gelişmekte olan ülkelere kaydırma eğiliminin pandemiyle birlikte hız kazanması bekleniyor. Özellikle emek-yoğun üretimde yatırımcıların coğrafi çeşitlenmeye gitmesi bekleniyor. Aslında Çin’de salgın öncesi teşviklerin azalması, sübvansiyonlarda yaşanması muhtemel azalmalar, hatta Pekin’in kendi iç pazarında yerli şirketlerin yabancı yatırımcıya göre daha avantajlı olmasını sağlama politikası ve ticaret savaşları nedeniyle bu yaklaşım zaten vardı. [6] Kovid-19 salgını nedeniyle, yabancı yatırımların, emek maliyetinin Çin’den daha ucuz olduğu Bangladeş, Vietnam gibi gelişmekte olan ülkelere kaymasında hızlanma bekleniyor. Aynı zamanda salgın ve sonrasındaki muhtemel riskli senaryolar nedeniyle, coğrafi çeşitlendirme seçeneğinin gündeme daha güçlü bir şekilde gelmesi de muhtemel. Ayrıca Trump yönetiminin Çin’deki Amerikan yatırımlarına yaklaşımı herkesin malumu olmakla birlikte, AB ülkelerinden de Çin’e ticari bağımlılığın azaltılması ve üretim/kaynak coğrafyasının çeşitlendirilmesi yönünde açıklamalar yapılıyor. [7]

Bu bağlamda, Japon hükümeti 7 Nisan’da, coğrafi çeşitlendirme çerçevesinde, başta Çin’den ayrılacak şirketlere olmak üzere bir yardım paketi açıkladı. [8] Japonya’nın önde gelen gazetelerinden Nikkei Asian Review, yeni dönemde Şi’nin, Çin’den Japon yatırımlarının kaçmasından duyduğu endişeyi gündeme getirdi.[9] Bilindiği üzere Japonya, aralarındaki derin politik sorunlara rağmen Çin’in en büyük ticari ortaklarının biri konumunda. 2018 yılı sonu rakamlarına göre, Japonya’nın Çin’deki doğrudan yatırımları (FDI) 124 milyar doların üzerinde ve 23 bin civarında Japon şirketi Çin’de faaliyet gösteriyor. [10] Japonya Başkanı Abe Şinzo’nun sağ kolu olan ve halefi olması beklenen Suga Yoşihide’nin Japonya’nın Çin’e olan bağımlılığının azaltılması yönünde açıklamalar yapması da bu bağlamda önemli. [11]

Türkiye’nin Çin’den ayrılan yatırımları çekebilmesi, Çin’e ve diğer gelişen ülkelere karşı rekabet gücünü artırabilir. Aynı zamanda bu, Türkiye’nin çevresinde Çin lehine kaybedilmiş pazarların yeniden kazanılmasına fırsat verebilir. Yeni dönem, ticari olarak Türkiye’nin, başta tekstil olmak üzere, Çin lehine kaybettiği sektörlerde ve coğrafyalarda yeniden bir ivme kazanması için bir fırsat olabilir. Yatırımcılar Çin’deki pazarlarını korumak istemeleri nedeniyle, yatırımlarını Çin’e yakın Güneydoğu Asya ülkelerine kaydırıyorlar. Fakat Türkiye’nin jeo-ekonomik ve jeopolitik konumu, Doğu Asya pazarları dışındaki pazarlar için daha avantajlı. Ayrıca Pekin yönetiminin, Batı dünyasıyla siyasi sorunlar yaşadıkça, daralan dış pazarına alternatif olarak iç pazarına yoğunlaşması ve tepkisel olarak daha korumacı bir ekonomik politikaya dönmesi de beklenebilir.