yazarresmi
Prof. Dr. Mehmet Çelik

mehmetcelik@gunes.com

16 Kasım 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Evde dirlik olmayınca-II 

Yeni devleti, Cumhuriyet Türkiye’sini kuranlar gökten zembille inmediler. Osmanlı coğrafyasının çocuklarıydılar. Bu coğrafyanın ekmeğini yiyerek, suyunu içerek, havasını teneffüs ederek büyüdüler!.. Kısaca o toplumun bir ferdiydiler. İçinde yaşadıkları toplumun örf-adetlerine, hayat felsefesine sahiptiler. Özetle içinden çıktıkları toplumun hem pozitif hem negatif genlerini taşıyorlardı. 

Miras meselesinde, ölen kişinin terekesinde yer alan her şey nasıl varislere intikal ederse (yani hem mal varlığı, hem de borçları), Osmanlının mirası da, iyisiyle-kötüsüyle bize miras kaldı. 

Cumhuriyeti kuran kadrolar, bu mirasın negatif yüklerinden kurtulmak istiyorlardı. Bu negatif yüklerden birisi de, imparatorluğu çok kültürlü, çok dinli ve etnik yapılı toplumsal gerçeğiydi. Balkanların ve Arap dünyasının bizden kopuşu, yeni devletin yapısal ve toplumsal formatının nasıl olması gerektiği hususunda aydınların zihin dünyasında bir algı oluşturmuştu: Ulus-Devlet ve Tek Millet!.. 

Hedef buydu… Sistem de bu felsefe üzerine inşa edildi, başta eğitim olmak üzere her alandaki politikalar da bu hedefe göre tanzim edildi!.. 

Bu yeni devlete, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu devletin halkına da, etnik kökeni öne çıkarılmadan Türk Milleti denilecekti!.. 

Bu iki temel esas, Anadolu halkında her hangi bir sorun teşkil etmedi. Sıkıntılar, sosyal ve dini politikaların uygulanışında sıkıntılar doğurdu. Cumhuriyetin ilk çeyreğinde bu sıkıntılar baskıcı bir devlet politikasıyla kontrol altında tutuldu; 1950 sonrası çok partili hayata geçilince, sıkıntılı bir süreç yaşansa da bu sorunlar da büyük ölçüde giderildi. Bugün Anadolu’da yaşayan halkın artık başta laiklik olmak üzere, rejimle hiçbir sorunu kalmadı denilebilir. 

Bu kısa izahattan sonra, sözü şuraya getirmek istiyorum: Osmanlı imparatorluğunun tasfiyesi öncesi formatlanan ve tasfiye sürecinde önemli bir rol oynayan, evin içindeki dirliği yok eden etnik ve dini akımlardan kurtulduğumuzu zannettik. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve laik/seküler toplum anlayışıyla bu problemden ebediyen kurtulacağımız vehmine kapıldık!.. 

Zaman, bunun böyle olmadığını bize çok acı bir faturayla gösterdi. Etnik açıdan bir Kürt sorunuyla, dini açıdan da bir Alevi sorunuyla karşılaştık!.. 

Kimse, halının altına bir şeyleri süpürmesin!.. 

Devletin stratejik aklının, devleti yönetenlerin aklına güçlenecek bir Türkiye’nin, tarihi arka plandan dolayı, eski Osmanlı coğrafyasında etkin olacağı zaman dilimi geldiğinde Batılı emperyalist ülkelerin  çıkarları gereği buna göz yummayacakları, bunu önlemek için çeşitli projeler üretip hayata geçirecekleri gelmedi!.. 

Yurtta Sulh, Cihanda Sulh algısıyla tatlı bir uykuya daldık!.. Dün Balkanlardaki, Arap coğrafyasındaki etnik ve dini damarları kaşıyanların, ihtiyaç duyulduğunda başta Kürtleri ve Alevileri kaşıyabileceği hiç düşünülmedi!.. 

Bakalım, görelim… algısıyla uykuya yatıldı!.. Bu konu oldukça detaylı ve uzun bir konu… Kürt ve Alevi meselesinin son 50 yıldır ne durumdan ne duruma geldiğini herkes gördü, görüyor!.. Bu nedenle bu parantezi burada kapatıp, son günlerdeki Atatürk tartışmalarına değinmek istiyorum. 

Haftaya…