• Bist 100
    121475
  • Dolar
    5,8966
  • Euro
    6,5457
  • Altın
    294,4590
İstanbul
1 / 8
0530 708 54 54
0530 708 54 54

YAZARLAR

Yılmaz Güney'in kızı 32 yıl önce ortaya çıktı

Çirkin Kral'ın cezaevinde fotoğrafını çekemedim ama, bana bir röportaj sözü verdi

Moda'daki eve gittiğimde; Fatoş, Yılmaz ve Elif Güney sürprizi beni bekliyordu

İzmit Cezaevi'nde bulunan Yılmaz Güney'in izniyle, uzun süredir kayıp olan ailesiyle 1978 yılının son günlerinde güzel bir söyleşi yaptım. Zarif eşi Fatoş Güney, o zamanlar 6-7 yaşında olan ve kendi adını taşıyan oğlu Yılmaz Güney, o güne kadar kimsenin tanımadığı 13 yaşındaki kızı Elif Güney'le yaptığım söyleşi büyük ilgi görmüştü.


Nebahat Çehre; Hollywood filmi 'Benjamin Button' gibidir.
Yaşlandıkça, gençleşiyor.
Bu özelliği de ona; önce Aşk-ı Memnu, şimdilerde de Muhteşem Yüzyıl gibi reyting rekorları kıran dizilerinin kapısını açtı.
Muhteşem Yüzyıl'da; Kanuni'nin annesini oynayan Nebahat Çehre, geçtiğimiz günlerde; televizyoncu Yasemin Bozkurt'un 'Buluşma Noktası' adlı programının konuğuydu.
Çehre burada; eski kocası, ünlü oyuncu Yılmaz Güney'in, kimsenin bilmediği bir kızı olduğunu söyledi.
Bu haberi duyan gazete; televizyon ve internet siteleri de; 'Şok itiraf', 'Bunu şimdiye dek kimse bilmiyordu' türünden haberler yapıp, 'maden bulmuş gibi' olayın üzerine atlayınca, bana  eski arşivimi karıştırmak düştü. Çünkü; kimsenin bilmediği iddia edilen bu kızla 1979 yılında yani bundan tam 32 yıl önce bir röportaj yapmış, fotoğraflarını çekmiştim.

İKTİDAR SAVAŞI

O yıllarda; Hürriyet Gazetesi'nin başında rahmetli Nezih Demirkent, bu gazetenin kardeş kuruluşu olan 'Hürgün'ün başında da rahmetli Çetin Emeç vardı.
İki ünlü Genel Yayın Yönetmeni arasında, gizliden gizliye bir 'iktidar savaşı' yaşanıyordu.
Hürgün bünyesinde çok başarılı yayınlar çıkaran Emeç'in, Demirkent'in yerine Hürriyet'in başına geçeceği konuşuluyordu.
Ben de; rahmetli Çetin Emeç'in aynı zamanda yazı İşleri Müdürü olduğu, dönemin en ünlü 'olay gazetesi' Hafta Sonu'nda çalışıyordum.

CEZAEVİNDE ZİYARET
Galiba 1978 yılının sonlarına doğruydu.
O dönemin Yeşilçam'ın da 'Türkiye Film İşçileri Sendikası' (TFİS) adlı bir kuruluş vardı.
Oyuncu ve teknik kadronun oluşturduğu bu TFİS'in, İzmit Cezaevi'nde yatmakta olan Yılmaz Güney'i ziyaret edeceği haberini aldım.
Birçoğu arkadaşım olan TFİS yöneticileriyle görüşüp, ben de cezaevi ekibine dahil oldum.
Yine o dönemde; cezaevlerine ziyaretçi olarak gitmek, şimdiki gibi zor değildi.

Cezaevi yetkililerinden;  'TFİS'ten bir grup, ziyarete gelecek' diye izin alınmıştı.
Omuzumda; içinde fotoğraf makinesi bulunan küçük bir çanta, ekiple birlikte İzmit'e gittik.
Görevliler bizi içeri alıp, müdür odasına oturttular. Müdür Bey de 'rahat konuşalım' diye odayı bize bıraktı..
Herkes gibi ben de; büyük bir heyecanla, kapıdan, Türk Sineması'nın Çirkin Kralı, Yılmaz Güney'in girmesini bekliyordum.
Fazla uzun sürmedi. Kapı açıldı, beyaz bir takım elbise ve mavi bir gömlek içinde, Yılmaz Güney, o her zaman göstermediği ilginç gülüşü ve sağa-sola yaylana yaylana yürüyüşüyle bize doğru geliyordu.
Güney; herkesin elini tek tek sıkıp, sonra öpüyordu. Sıra bana geldiğinde, şöyle bir durakladı. Çünkü ekibin içinde tanımadığı tek kişi bendim.
Ekibin başı; 'Yılmaz ağabey, Kubilay yabancı değil, 'gazeteci' ama, ne yaptığını biliyor' diye, beni tanıttı.
Bu açıklamadan sonra; elimi sıkıp, beni de yanaklarımdan öptü.

İSTİSMAR ETMEDİ
Sohbet koyulaştı, defalarca, cezaevinin o 'tavşan kanı' misali çayları geldi.
Yılmaz Güney, konuşurken, arada bir de beni süzüyordu.
Ben ise; bu 'tarihi an'ı fotoğraflamak için kıvranıyordum.
Artık ziyaretin sonuna gelmiştik. Yine sırayla hepimizi öpüp uğurlarken, bana geldiğinde, 'Yılmaz ağabey, eğer izin verirsen, birkaç kare fotoğraf çekeyim' dedim.
Şöyle bir durup, düşündü ve dedi ki; 'İstersen çek ama, eğer sen bu fotoğrafı çekersen, ben buradaki yetkilileri istismar etmiş olurum. Ayıp olur. Ama 'söz', sana güzel bir röportaj vereceğim' dedi.
İstanbul'a dönerken;. 'Cezaevinde bulunan bir adam bana nasıl bir röportaj verebilir ki' diye yol boyu düşündüm.

YILMAZ GÜNEY SÖZÜ
Çetin Emeç; çok 'mükemmelliyetçi'ydi. Onun lügatında; 'yapamadım, edemedim' kelimeleri yoktu.
O yüzden bu geziden ve Yılmaz Güney'in verdiği sözden kendisine hiç bahsetmedim.
Çünkü böyle bir şeyi söyleyip de yapamamam, kendi ipimi çekmekle eşdeğerdi.
Cezaevi görüşmemizin üzerinden 8-10 gün geçmişti. Her gün; 'Acaba Yılmaz Güney'den nasıl bir haber gelecek' diye düşünüyordum.
Böylesi sıkıntılı günlerden birinde; gazetede tüm muhabirlerin 'ortaklaşa' kullandığı servisteki telefondan, 'Güney Film'den beni arıyorlardı.
Adından da anlaşılacağı üzere; 'Güney Film', Yılmaz Güney'indi.
Ahizedeki ses; 'Yılmaz Bey'in size bir sözü varmış, onu yerine getireceğiz' dedi.
Ertesi gün için saat belirledik...
Ben yine; 'ya bir aksilik olursa, ya röportaj fos çıkarsa' diye, durumu yine Çetin Emeç'e söyleyemedim.
Sabahı zor edip; belirlediğimiz saatte, Güney Film'in, Beyoğlu'ndaki ofisine gittim.
Film şirketi yetkilileriyle biraz konuştuktan sonra, elime bir adres tutuşturup, Kadıköy'ün Moda semtindeki bu adreste beklendiğimi söylediler.
Kiminle röportaj yapacağım? Yılmaz Güney cezaevinden izin mi alıp gelecek? Bu evde kimler olacak? türünden sorularım hep yanıtsız kaldı.
Film şirketinden ayrılıp, birkaç saat Beyoğlu'nda oyalandıktan sonra, Kadıköy'e geçmek üzere vapura bindim.
Bir yandan heyecanlanıyor, bir yandan da 'Bu bir tuzak falan olmasın' diye korkuyordum.
Omuzumda büyükçe bir fotoğraf çantası, Kadıköy iskelesinden, Moda'ya doğru tırmanıp, sora sora kağıtta yazılı adresi buldum.
Moda'nın tipik eski apartmanlarından birinin, ikinci ya da üçüncü katına çıktım.
Dairenin zilini çaldığımda; 'Acaba kapıyı kim açacak' düşüncesiyle, kalibimin fırlayacakmış gibi olduğunu hissettim.

KAPIYI KİM AÇTI
Kapıyı çok güzel, narin ve güleryüzlü bir bayan açtı. Saniyeler süren şaşkınlıktan sonra, Fatoş Güney olduğunu anladım.
'Hoş geldiniz' diyerek içeri davet etti.
Çok büyük bir şaşkınlık içerisindeydim.
Yılmaz Güney'in içinde bulunduğu durum, ve gelen baskılar yüzünden Fatoş Güney, uzun bir süredir kayıptı. Kimse de nerede olduğunu bilmiyordu.
İşte o Fatoş Güney; kanlı-canlı olarak karşımdaydı.
İçeride iki kişi daha vardı. Biri 6-7 yaşlarında bir erkek çocuk, 'Bu çocuk; Çirkin Kral'ın kendi adını taşıyan oğlu Yılmaz' dı.
Diğeri ise; erkekten 5-6 yaş daha büyük bir kız çocuğuydu. 'Acaba bu kimdi?'

YILMAZ'IN KIZI ELİF
Fatoş Hanım merakımı görünce; 'Bu bizim Elif, Yılmaz'ın kızı' deyince, adeta küçük dilimi yuttum.
İçimden ise; neredeyse göbek atıyordum.
Çünkü; sıradan bir röportaj değil, adeta bir hazinenin içine düşmüştüm.
Yıllardan beri kayıp Fatoş Güney.
Herkesin bir kare fotoğrafını çekmek için can attığı küçük Yılmaz Güney.
Üstüne üstlük bir de o zamana kadar kimsenin bilmediği kızı Elif Güney...
O gece; Fatoş Güney anlattı, ben not aldım.
Minik Yılmaz'ın; babasını çok özlediğini söyledi.
Elif Yılmaz'ın da o röportaj sırasında 13 yaşında olduğunu öğrendim.

SAATLERCE BEKLEDİM
Koşarcasına gazeteye döndüm.
O zamanlar şimdiki gibi; şip-şak yani 'digital' makineler yoktu.
Sandalyelerin üzerinde sabahlayarak, bizim 'karanlık oda' dediğimiz, filmleri yıkattığımız laboratuvarın açılmasını bekledim.
Erken saatte; ilk banyoda, benim filmlerde yıkanmaya başlamıştı.
Dakikalar geçmek bilmiyordu.
Film, banyodan çıkmadan, ben laboratuvarın kapısındaydım.
Çünkü tek karenin bile, kaybolmasını istemiyordum.
Hele; Çetin Emeç'le büyük bir rekabet halinde olan ve Hürriyet'te bütün ipleri elinde bulunduran Nezih Demirkent'e bu karelerden tek bir karenin ulaşması demek, benim, Çetin Bey tarafından kapı önüne konmam demekti.
Filmleri; sağsalim Çetin Bey'in masasına koyduğumda, büyük bir keyif ve heyecan içindeydim.
Her şeyden habersiz; filmlere bakıp, büyük bir şaşkınlık geçiren efsane Çetin Emeç'in yüzündeki mutluluk tebessümünü görünce, daha da keyiflendim.
Sonuç: Bu önemli haber; 1 Ocak 1979 tarihli, yani yeni yılın ilk günü Hafta Sonu gazetesinin birinci sayfasında tam sayfa yayınlandı.
Çetin Emeç, bu önemli haberle Nezih Demirkent'in kalesine bir gol atmıştı.
Bunun karşılığında da ben; bir maaş prim kazandım.

TARİHE NOT DÜŞMEK
Bu haberin üzerinden tam tamına 32 yıl geçti.
O zamanlar 13 yaşında olan Elif Güney, bugün 45 yaşında.
Yine o zamanlar gazetecilik yapan ve yanılmıyorsam 'Hey Dergisi'nde çalışan Yasemin Bozkurt (Ünver) ve yine o dönemlerde sinemada olan ve her hafta, Hafta Sonu gazetesinin çıkmasını dört gözle bekleyen sanatçılardan biri olan Nebahat Çehre'nin bu olayın yayınlandığını, herkesten iyi bilmesi gerekirdi.
Ya unutkanlıklarına geldi, ya da 'nasıl olsa kimse hatırlamaz' düşüncesine kapıldılar.
Yoksa koskoca televizyon ekranından; 'Kimsenin bilmediği bir gerçeği ilk kez açıklıyoruz' türünden iddialı bir laf etmezlerdi.

Kubilay Çelik Diğer Yazıları