Çin, Suriye krizinin görünmeyen aktörü

Suriye krizinde izlediği diplomasi dikkatle incelenmesi gereken bir ülke de Çin. Pekin'in BMGK'da kullandığı 11 vetodan altısı Suriye kriziyle ilgili ve bu önemli bir soruyu da beraberinde getiriyor; Suriye, Çin için bu kadar değerli mi?

Suriye krizine yönelik siyasi çözüm arayışları, Cenevre ve Astana süreçlerinin ardından İstanbul'da Türkiye, Fransa, Almanya ve Rusya liderlerinin katıldığı dörtlü zirve ile yeni bir boyut kazandı. Dörtlü zirve, krize kalıcı çözüm bulunmasına yönelik ortak çabaların uyumlulaştırılması bakımından önemli bir kilometre taşı niteliğinde.

Öte yandan son dönemde dünya siyasetinin önemli sahnelerinden birisi haline gelen Suriye üzerinde, diğer aktörler kadar ön planda olmasa da izlediği diplomasiyle, dikkatle takip edilmesi gereken bir aktör de Çin Halk Cumhuriyeti.

Pekin'in Suriye diplomasisi, birçok alanda Moskova'nın izlediği politikalarla örtüşmekle birlikte, Moskova ve Washington'ın politikalarıyla kıyaslandığında, daha düşük profilde bir görünüm veriyor. Buna rağmen Pekin'in izlemiş olduğu diplomasi, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren, iç işlere müdahil olmama (non-interference) prensibi çerçevesinde şekillenmiş, görece pasif olan dış politika eğilimleri çerçevesinde değerlendirildiğinde bir takım değişikliklere işaret eder nitelikte. Çin'in yükselişiyle birlikte değişen konjonktür, Pekin'i, ulusal çıkarlarını koruyabilmek adına geleneksel çizgisinin dışına çıkıp daha aktif bir politika izlemeye zorluyor.

Çin'in Suriye krizine müdahil olması, Devlet Başkanı Şi Cinping'in liderliğinde başlayan yeni dönemin dış politika yönelimleri bağlamında da ele alınması önemli. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi'nin sözleriyle '' Çin Birleşmiş Milletler çatısı altında ulaşılacak siyasi çözümün Suriye krizinin tek gerçekçi çıkış yolu olduğunu savunuyor.'' Bu bağlamda, Pekin'in Suriye politikası gerek diplomatik gerekse askeri alanlarda ele alınması gereken bir takım 'ilkleri' barındırmasına rağmen, Pekin'in BM platformunda izlediği diplomasi, Çin'in dış politikasında gerçekleşmekte olan bir takım değişikliklere işaret etmesi sebebiyle özellikle dikkate alınmalı.

Suriye Çin için önemli mi?

1971 yılında, Çin halkının tek meşru temsilcisi olarak (1945-1971 arası Tayvan) BMGK'da yerini almasından günümüze kadar gelen süre içerisinde yalnızca on bir defa veto hakkını kullanan Pekin yönetimi, bu hakkı en az kullanan daimi üye statüsünde. Kullanılan bu nadir vetolardan altısının Suriye kriziyle ilgili olması bir soruyu beraberinde getiriyor; Suriye Çin için bu kadar değerli mi?

Çin'in Suriye ile ilişkilerine bakıldığında, çoğu bölgesel aktörden farklı olarak Suriye'nin ne ekonomik olarak ne de enerji kaynakları bakımından Pekin nezdinde değerli olduğu söylenebilir. Zira istatistiklere bakıldığında, krizden önceki sene ikili ticaret hacminin yaklaşık çeyrek milyar dolar olduğu görülüyor. Bu rakam İran ile 3 milyar dolar iken Suudi Arabistan ile Çin arasındaki ticaret hacmi 4 milyar doların üzerinde idi. Bununla birlikte Pekin'in Suriye'nin jeopolitik konumunu önemsediği ve ''Kuşak ve Yol'' projesinde Suriye'nin de yerini almasını istediği biliniyor.

Sınırlı ekonomik çıkarların ötesinde, Suriye krizini Pekin hükümeti için önemli kılan ve 'aktif' diplomatik dahlini sağlayan iki önemli etkenden söz edilebilir: Bunlardan birincisi, Suriye krizinin Çin'in Ortadoğu'daki enerji kaynakları üzerinde oluşturduğu tehditlerle ilgili. Halihazırda Çin ekonomisi enerji ihtiyacının yüzde 50'ye yakınını Ortadoğu'dan temin ediyor; bu bakımdan Çin'in hala devam etmekte olan ekonomik kalkınması Ortadoğu’nun istikrarı ile doğrudan ilişkili. Dolayısıyla Suriye kriziyle birlikte bölgede oluşan yeni dengeler ve farklı aktörler arasında devam eden nüfuz savaşı Çin açısından sadece Suriye topraklarındaki çıkarlarıyla sınırlı kalmayıp Ortadoğu'daki enerji kaynaklarını da uzanabilecek bir tehdit anlamına geliyor. Pekin hükümeti yaşanabilecek anlaşmazlıklarda veyahut olası bir bölgesel çatışmada enerji hatlarının hedef alınmasından çekinmektedir. Bölgede gerçekleşen petrol ve doğal gaz boru hatlarına yönelik saldırılar da Pekin’in bu kaygısını doğrular niteliktedir.

Pekin hükümetini kaygılandıran ikinci önemli etken ise Çin'in Sincan- Uygur özerk bölgesinden gelerek Suriye'deki savaşa katılan Uygur kökenli savaşçılar. Suriye'nin Pekin Büyükelçisi İmad Mustafa, geçtiğimiz sene verdiği bir röportajda Suriye'de savaşan Uygurların sayısının 5 bin civarında olduğunu öne sürmüştü. Medyada geniş yer bulmasa da Çinli akademisyenlerin Suriye üzerine yaptıkları analizlerde, bu mesele üzerinde özellikle durmaları, Pekin için Suriye krizinin güvenlik boyutunun daha ağır bastığının işareti olarak yorumlanabilir. Nitekim Çin'in son dönemde güvenlik ve terörle mücadeleyi dış politikasının başlıca unsurlarından biri haline getirdiği dikkat çekiyor. 2015 yılı sonunda yürürlüğe giren terörle mücadele kanunu ile ülke tarihinde ilk defa Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na sınır ötesi terörle mücadele operasyonlarına katılma yetkisi tanınması bu eğilimin açık göstergesi.

Çin'in Suriye diplomasisinin arkasındaki motivasyonlar

Çin’in Suriye politikasını incelerken, krizin Çin’in ulusal çıkarlarıyla doğrudan ilişkisinin yanında, Pekin hükümetinin Suriye politikasını şekillendirirken uluslararası motivasyonları da değerlendirmek gerekiyor. Bu motivasyonların başında ülkenin Şi Cinping liderliği altında revize edilen dış ilişkiler stratejisi geliyor; Büyük Güç Diplomasisi.

Adlandırmadan da anlaşılacağı üzere Çin artık Dıng Şiaoping döneminde izlediği ''gücünü saklama'' stratejisini terk ederek, küresel bir güç olarak dünya siyasetindeki yerini almaya hazırlanıyor. Çin dış politikasında yaşanan değişimler, diğer küresel aktörlerle karşılaştırıldığında küçük gibi görülebilir ancak son 40 yıllık süreçte neredeyse sadece ekonomik kalkınmasına odaklanmış ve küresel siyasete ‘müdahil olmamış’ bir ülkenin kendi iç dinamikleri çerçevesinde bakıldığında, bu gelişmeler yeni bir aşamaya girildiğine işaret ediyor.

Pekin'in Suriye politikasının arkasındaki ikincil motivasyon olarak, ABD liderliğinde yapılacak askeri müdahalelere karşı olan tutumu geliyor. Bu yaklaşım da ayrıca ‘büyük güç’ olma motivasyonun altını çizer nitelikte. Zira Çin, Suriye krizi öncesinde de insani müdahale gerekçesiyle yapılan birçok müdahaleye karşıydı ancak Pekin’in, Batı koalisyonunun karşısında ilk defa bu kadar güçlü direndiğini görüyoruz. Çince yayınlanan analizlerde de Pekin'in ''uluslararası normlar bahane edilerek'' (Uluslararası Koruma Sorumluluğu) yapılması planlanan ve rejim değişikliğiyle neticelenmesi muhtemel askeri müdahaleler karşısındaki ''kararlı duruşu'' üzerindeki vurgular öne çıkıyor. Son olarak, gözetilen bölgesel dengeler de Pekin'in Suriye politikasını şekillendirmesinde etkili oldu. Esed rejiminin arkasında durmasının, Sünni Arap dünyada oluşturduğu tepkileri azaltabilmek adına, Suriyeli muhaliflerin de Pekin'in çeşitli diplomatik girişimlerinde muhatap alınması, Pekin'in (Libya tecrübesi sonrası) diplomatik manevra kabiliyetini artırdığını gösteriyor.

Çin'in BM tarihi

Çin Halk Cumhuriyeti'nin Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası platformlarda izlemiş olduğu politikalara bakıldığında bu politikaların, eski başbakan Zhou En Lai'ın, 1953 yılında ortaya koyduğu "Barış içinde yaşamanın beş ilkesi” çerçevesinde şekillendiği görülmektedir: “Egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı”, “karşılıklı saldırmazlık”, “iç işlere müdahil olmama”, “eşitlik ve karşılıklı fayda”, ve “barış içinde bir arada yaşama”. Bu ilkeler içerisinde özellikle ''egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı'' ve ''iç işlere müdahil olmama'' Çin'in uluslararası platformlarda izlemiş olduğu diplomasinin temellerini oluşturuyor. Nitekim Çin'in şu ana kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) bünyesinde kullandığı vetolar veyahut çekimser kaldığı kararlardaki açıklamaları incelendiğinde, Çin'in BM diplomasisinin temelinde de bu iki prensibin yattığı görülmektedir.

Bu ilkelerin BMGK oylamalarındaki yansıması ise Pekin'in 1971'den bu yana devam edegelen ''çekimser kalma'' stratejisi olmuştur. Pekin bir tarafta geleneksel Batılı güçlerin BM üzerinden gerçekleştirdiği 'insani müdahalelerin' arkasındaki niyetlere şüpheyle yaklaşırken diğer taraftan da ekonomik kalkınması dış ticarete bağımlı olan bir ülke olarak, 'liberal değerlerin' karşısında duran bir ülke imajı vermekten kaçınarak, dünya kamuoyu nezdindeki imajını korumak istemektir. Çin bu stratejisiyle, sistem içerisinde 'oyun bozan' aktör olmaktan kaçınmakla beraber oluşan konsensüse katılmayarak, kendisinin geleneksel Batı ülkelerinin izlediği politikalardan ayrı bir çizgide durduğunu da göstermiştir. Ancak Libya örneğinde görüldüğü gibi bunun bedelini ulusal çıkarlarında yaşadığı kayıplarla ödemek zorunda kalmıştır.

Çin'in Suriye vetoları

Çin'in şimdiye kadar kadar kullanmış olduğu on bir vetodan altısının Suriye krizi konusunda ve de beş yıl gibi kısa bir zaman zarfı içerisinde kullanmış olmasıyla uluslararası kamuoyunu şaşırttı. Pekin hükümeti bu vetoların hepsinde de Moskova'yla ortak hareket etti. Bu durum Çin akademisinde Rusya'yla stratejik bir yakınlaşma olarak yorumlanırken, bir takım Batılı akademisyenler ise Çin'in BMGK diplomasini, Rusya'nın gölgesinde durarak gerçekleştirebildiğini öne sürüyor. Söz konusu 'ortaklığa' yönelik - Çin diplomasi tarihinden hareketle- üçüncü bir okuma yapılacak olursa, Çin'in kullandığı altı vetonun da oluşan sonuca doğrudan bir etkisi olmadığı söylenebilir. Yani Çin veto hakkını kullanmayıp çekimser kalsaydı dahi, Rusya'nın vetolarıyla BMGK' dan Pekin'in arzu ettiği sonuç çıkmış olacak ve hatta Çin maruz kaldığı birçok baskı ve eleştiriden de uzak kalacaktı. Ancak Çin hükümeti, bu sefer bir takım bedeller ödemek pahasına 'aktif olmayı' (çekimserliğini bozmayı) tercih etti. İşte Çin'in Suriye vetolarının önemi tam da burada aranmalı.

Çin'in Suriye konusundaki vetoları tek tek analiz edildiğinde karşımıza muhtemelen bu vetoların Suriye'nin ''egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı'' çerçevesinde şekillendiğine dair bir sonuç çıkacak. Ancak tek tek her bir vetonun altında yatan sebeplerden ziyade, önemli olan Çin'in bu vetoların bütünlüğüyle sergilemiş olduğu duruştur. Bu duruş, Çin'in, artık küresel siyasette rızası alınması gereken bir aktör olduğunu ve politikalarını dünya kamuoyundan gelen baskılara göre şekillendirmeyeceğini gösterme çabası olarak özetlenebilir.

(AA)