• BIST
    1283.58
  • Dolar
    7,8163
  • Euro
    9,3557
  • Altın
    448,6890
0530 708 54 54
0530 708 54 54
25 Kasım 2019 Pazartesi 17:41:00 - Güncelleme:25 Kasım 2019 Pazartesi 17:44:00

Beyazıt Akman: Film sektöründe uzmanlaşma sağlanırsa kalite artar

Tarihi romanların ünlü yazarı Beyazıt Akman, Türkiye’de tarihi romanlarda çığır açan "Dünyanın İlk Günü 1453" kitabının 10’uncu yılına özel açıklamalarda bulundu. Akman, tarihi romanların da birer "orijinal eser" olduğunun unutulduğunu ve sıkça "kafaya göre esinlenildiğini" söyledi. Dizi ve sinema sektöründe hâlen pek çok şeyin amatörce yürüdüğü eleştirisinde bulunan Akman, "Dizi ve sinema sektöründe bu tür bir uzmanlaşmayı sağladığımızda hem ortaya çıkan yapımların kalitesi artacak, hem de günümüzdeki gişe rakamları en az on katına çıkacaktır." diye konuştu.

Tarihi romanların ünlü yazarı Doç. Dr. Beyazıt Akman, Türkiye’de tarihi romanlarda çığır açan “Dünyanın İlk Günü 1453” kitabının yazım süreci hakkında dikkat çekici açıklamalarda bulundu. Röportajın ikinci bölümünde “Batılıların Osmanlı algısını” değerlendiren Akman, kaleme aldığı eserlerle Batılıların “Barbar Türk ve egzotik Doğulu” algısını yıkmaya çalıştığını belirtti.

Aksam.com.tr’den Ezgi Aşık’ın sorularını yanıtlayan Akman, “Ben 2009 yılında beş yıllık bir araştırmanın ardından Dünyanın İlk Günü’nü yayımladığımda Türkiye’de adam gibi bir tane tarihi roman yoktu. Olanlar da Osmanlı’nın son dönemine yoğunlaşan, kendi tarihimize Batıcı bir perspektiften bakan, benim ‘Harem takıntılı Osmanlı romanları’ dediğim türden şeylerdi.” ifadelerini kullandı.

“BATICI OLMAYAN AMA BATI STANDARTLARINDA YAZILAN İLK ROMAN”

Okurlar ve yapımcılar tarafından yoğun ilgi gören “Dünyanın İlk Günü 1453” kitabınız 10’uncu yılına girdi. Dünden bugüne kitaba olan yoğun ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Kitapla ilgili bilgi verir misiniz? Eserde dikkat çekici hangi bölümler var?

Ben 2009 yılında beş yıllık bir araştırmanın ardından Dünyanın İlk Günü’nü yayımladığımda Türkiye’de adam gibi bir tane tarihi roman yoktu. Olanlar da Osmanlı’nın son dönemine yoğunlaşan, kendi tarihimize Batıcı bir perspektiften bakan, benim “harem takıntılı Osmanlı romanları” dediğim türden şeylerdi. Eğer bir Osmanlı romanı okuyacaktıysanız bilin ki bir egzotik barbarlıklar okyanusunda yüzecektiniz demekti: şehvet, ihanet, seks, entrika, despotizm vesaire vesaire... Ama “Batı’daki Türk-İslam algısı” üzerine doktora yapan bir yazar olarak, benim Osmanlı kuruluşu ve klasik çağı üzerine öğrendiklerimin bu dünya ile uzaktan yakından alakası yoktu.

Bu konuları ve 20’li yaşlarımda Amerika’da yaşadığım bu zihin rönesansını etraflı bir şekilde “Kayıp Tarihin İzinde: Fatih’ten Shakespeare’e Doğu-Batı” adlı eserimde anlatıyorum. Uzun lafın kısası, ben istedim ki, öyle bir roman yazayım ki tarihi, araştırmaya dayalı olarak ortaya koysun ama hikâyesiyle de okuru alsın götürsün. Belki tabiri caizse, Dünyanın İlk Günü, “Batıcı” olmadan “Batılı” standartlarda yazılan ilk Türk tarihi romandır denilebilir. Bilemiyorum, bunun değerlendirmesini edebiyat eleştirmenleri yapacaktır.

Bu konuyu biraz açar mısınız?

Yani böyle okurun kafasına sopayla vurur gibi didaktik şeyler yapıyorlar ya şimdi güya tarih öğretiyoruz diye, o tür bir şey değildi benim yapmaya çalıştığım. Adamın eline kılıcı tutuşturup atın üzerine oturtup ahkam kestirmekle, beylik laflar ettirmekle, poz verdirmekle tarihi kurgu olmaz. Roman, her şeyden önce bir romandır. Hikâyesiyle, karakteriyle, diyaloglarıyla... Ama iyi bir tarihi roman, edebi kalitesine halel getirmeden de araştırmaya dayanabilir. İşin özü, beş yıl araştırdım Fatih’i ve fethi ama bu, işin sadece yarısıydı; diğer yarısı bunu iyi bir roman haline getirmekti. On yıl sonra bile bu kitabın dün çıkmış gibi popüler olması, bunu başarıp başaramadığım konusunda bir cevap veriyor olsa gerek.

“DÜNYANIN BİRÇOK ÜLKESİNDE İLGİYLE TAKİP EDİLİYOR”

Ve nihayet bu romanın bir Amerikalı tarafından yapılmış birinci sınıf bir çevirisi, Cennetin Kapıları 1492’den sonra, çok yakında Amerika’dan İngiltere’ye pek çok kitabevinde ve Amazon’da satışta olacak. “Barbar Türk ve egzotik Doğulu” imgeleriyle beyinleri yıkanmış Batılı okurlara bu kitabı sunabilmek benim çok önemliydi.

“İNSANLAR TARİHİ ROMANLARIN ORİJİNAL ESER OLDUĞUNU UNUTABİLİYOR”

Son 10 yılda çekilen tarihi dizi ve sinemalar hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Şu serzenişimi bu kitabın onuncu yıl dönümünde yapmama lütfen müsaade edin… Benim ne bu romanım ne de diğer eserlerim dizi veya sinemaya uyarlanmamıştır. Ama tarihi dizi ve sinemalar romanlarımdan sahnelerle doludur! Bu nasıl oluyor, diyeceksiniz. Şöyle oluyor, bir yönetmen ya da yapımcı sizin kitabınızı okuyor, kafasına göre “esinleniyor,” eserin kurgusunu, havasını, çatışmasını birkaç değişiklikle kendi hikâyesine uyarlıyor ve “Ben daha iyisini yaptım!” diye çıkıyor.

Şöyle bir anımı paylaşayım… Bu ülkenin en çok izlenen yapımlarından bir tanesinin yapımcı ve yönetmeni “Bu filmi yaparken Beyazıt Akman’ın Dünyanın İlk Günü’nden yararlandım” diyerek bir gazeteye demeç verebilecek kadar ileri gidebilmiştir. Hayatımda bu insanı hiç görmedim bile. İnsanlar tarihi romanların da orijinal bir eser olduğunu bazen unutuyorlar.

Peki, sizce çözüm nedir?

Keşke senaristler ve sinema yapımcıları bu konuda akademisyenler ve romancılarla iş birliği içinde olsalar. Gerçi, sadece tarihi kurgu alanında değil, son yıllarda Türkiye’de tüm dizi ve sinema sektörüne şöyle bir hastalık sirayet etti; kendin yaz, kendin yönet! Biri bir yerden üç beş kuruş para veya sponsor buldu mu bir bakıyorsun senarist de oluyor, yönetmen de, yapımcı da! Ya kardeşim sen oyuncu musun, yazar mı, yönetmen mi, yapımcı mı? Yoksa bir tüccar mısın? Komedi ya da drama, son zamanların en meşhur filmlerine baksınlar; bunu görecekler.

Hâlbuki bir film endüstrisi kurulmak isteniyor ise, Hollywood gibi bir sanayi yapılmak isteniyorsa profesyonelleşme şarttır. Bizdeki ise tam bir amatörlük. Normalde yazar yazarlığını yapar, yönetmen yönetmenliğini. Yazar ile senarist bile ayrı şeylerdir. Hatta o yerlere göklere sığdıramadığımız Oscar ödüllerinde adamlar orijinal senaryo yazarı ile bir romandan uyarlama senaryoyu bile ayrı kategoride değerlendirirler. Çünkü yaptığınız işe saygı duyuyorsanız, onu ehline verirsiniz, hepsini de “Ben yapacağım!”demezsiniz. Her alanda da aynı kişinin uzmanlaşması beklenemez.

Düşünebiliyor musunuz, Spielberg çektiği filmleri kendi yazsaydı Spielberg olabilir miydi? Senaryoları başkasının yazmasını bırakın, neredeyse tüm filmleri bir romandan uyarlamadır. Ya George Martin kendi kitaplarını kendisi dizi yapsaydı? Düşünün ki Jim Carrey otursun kendisi yazsın, kendisi yönetsin, yok böyle bir şey! Tabii burada (Quentin) Tarantino gibi istisnalar var ama orada çok daha marjinal ve özgün bir durum söz konusu.

İnanın dizi ve sinema sektöründe bu tür bir uzmanlaşmayı, profesyonelleşmeyi sağladığımızda hem ortaya çıkan yapımların kalitesi artacak, hem de günümüzdeki gişe rakamları en az on katına çıkacaktır. Ki bu da tekrar sektörün sanayileşmesine olanak sağlayacaktır. Ama hayır, bizde hala pek çok şey amatörce ve egoistçe yürüyor.