• BIST
    1328.83
  • Dolar
    7,8228
  • Euro
    9,4308
  • Altın
    459,3260
0530 708 54 54
0530 708 54 54
19 Ağustos 2020 Çarşamba 11:31:00 - Güncelleme:19 Ağustos 2020 Çarşamba 11:31:00

Orta Doğu'da büyük güçler rekabeti ve partnerlik stratejisi

Kaynak: AA

ABONE OL

Üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen "Değişimin evrildiği yeni dönem" Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı. ABD küresel ve bölgesel hegemon gücünü kaybetse de ABD'den bağımsız yeni bir dönemden bahsetmek pek mümkün değil.

ABD’nin tek taraflı hegemonyasının bitmesiyle birlikte, küresel ve bölgesel düzene dair tartışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Genel olarak hegemonya sonrası dönem çerçevesinde ele alınan tartışmalar, yeni dönemin kavramsallaştırılması ve dönemin dinamikleri üzerinden temelleniyor. Araştırmacılara ve düşünürlere göre, Suriye krizi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Zira Suriye krizi hegemon gücün etkisinin ziyadesiyle azaldığı ve farklı aktörlerin belirleyici olduğu bir örnek oldu. Eylül 2015’te Rusya’nın Suriye’ye müdahalesiyle başlayan süreç, yalnızca Suriye’nin dinamiklerini değil, bölgesel ve küresel dinamikleri de doğrudan etkiledi. Rusya’nın Suriye krizinde belirleyici bir rol oynaması da küresel ve bölgesel seviyede değişim tartışmalarını etkileyen önemli bir faktör oldu. Bununla birlikte, Obama döneminden bu yana Çin’in küresel ve bölgesel faaliyetleri de bu sürecin pekişmesine katkı sağladı. Nitekim özellikle körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren bir aktör olan Çin bir taraftan ABD’nin düşmanı İran’ın askeri savunma konusunda dış tedarik kaynağı, diğer taraftan ABD’nin kadim müttefiki İsrail’in yüksek teknoloji ve yatırım durağına dönüştü. Bu anlamda, değişimin evrildiği yeni dönem, üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı. Her ne kadar hegemonya sonrası yeni bir döneme girildiği düşünülse de ABD’nin bölgesel etkisi devam ediyor. Yani ABD küresel ve bölgesel hegemon gücünü kaybetse de ABD’den bağımsız yeni bir dönemden bahsetmek pek mümkün değil. Yine yeni dönemin isminin ABD merkezli akademik çalışmalarla belirlenmesi de bir başka boyut olarak ele alınabilir. Bu durum beraberinde diğer büyük güçlerin bu yeni döneme dair kavramsal önerileri olup olmadığı sorusunu da getiriyor.

Büyük güçlerin tüm projeksiyonlarıyla yer aldığı Orta Doğu çok değerli bir konuma sahip. Zira bölgede hem çatışma alanları hem stratejik çıkar algılamalarının odak ülkeleri bulunuyor. Stratejik odak ülkeler de rekabet ve mücadelenin merkez üssü haline geliyor.

Büyük Güçler Rekabeti dönemi, adından da anlaşılacağı üzere, ABD, Çin ve Rusya arasında meydana gelen mücadeleleri temele alan, bununla birlikte büyük güçler arasındaki olası etkileşimlerin tümünün dahil olduğu bağlamı adlandırmak üzere ortaya konulmuş bir tanımlama. Yine Büyük Güçler Rekabeti dönemi kısa ve orta vadede küresel ve bölgesel hizalanmaların ana odağı olabilecek etkiyi de barındırıyor. Büyük Güçler Rekabeti ABD, Çin ve Rusya arasında askeri, ekonomik, siyasi ve teknolojik olmak üzere birçok farklı alanda meydana gelen etkileşimlerin dahil edildiği bir dönem olup bilhassa büyük güçler arasında stratejik getiri odaklı mevzi kazanma ve karşı koyma eylemlerinin vurgulandığı süreçlerden oluşuyor. Diğer taraftan, Büyük Güçler Rekabetinin ideolojik boyutuna bakılacak olursa, mücadele demokrasiler ve otokrasiler arasında konumlanıyor. Bu mücadele ve rekabet de dolayısıyla hem küresel hem de bölgesel hizalanmaların belirleyici faktörü niteliğinde. Bununla birlikte, Büyük Güçler Rekabeti yalnızca çatışma alanlarında vurgulanan bir olgu değil, aynı zamanda stratejik çıkarların yer aldığı birçok alanda meydana gelebilecek bir süreç. Zira stratejik çıkar algılaması da büyük güçlerin odaklarının şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu kapsamda, büyük güçlerin birbirlerine karşı stratejik çıkar algılamaları ve eylemleri de dönemin sertleşen ve radikalleşen mücadelelere yol açabileceği varsayımını güçlendiriyor.

ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor

Büyük Güçler Rekabetinin Orta Doğu’ya etkisi nasıl olacak?

Büyük güçlerin tüm projeksiyonlarıyla yer aldığı Orta Doğu çok değerli bir konuma sahip. Zira bölgede hem çatışma alanları hem stratejik çıkar algılamalarının odak ülkeleri bulunuyor. Stratejik odak ülkeler de rekabet ve mücadelenin merkez üssü haline geliyor. Öyle ki ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor. Bu bağlamda, Rusya ve Çin’in bölgede artış gösteren aktiviteleri de ABD’yi yeni dönem için stratejik değişimlere sevk etmiş durumda. Yani ABD Büyük Güçler Rekabeti döneminin şartlarına uygun stratejilere ihtiyaç duyuyor ve bu stratejileri pratikte aramak durumunda.

Bu nedenle, yeni bağlamın ihtiyaçlarını karşılayan bir seçenek anlamında, partnerlik stratejisi ABD’nin kritik önceliği olarak değerlendirilebilir. Partnerlik stratejisinin en temel çıkış noktası ise yeni girilen dönemin sunmuş olduğu şartlar ve bundan önceki bölgesel politikalardan alınan derslerdir. Bu kapsamda, ABD bölgesel rekabet halinde olduğu büyük güçlere karşı koyma ve mevzi kazanma arayışlarını takip edecektir. Çünkü Büyük Güçler Rekabetinin doğasının en önemli dinamiği, rakiplerin bölgesel ve küresel projeksiyonlara sahip güçlü devletler olmasıdır. Bu durum da ABD’nin önceden izlediği vekalet savaşı stratejisini değiştirmek yönündeki gereksinimi ortaya çıkarıyor. Zira vekalet savaşlarının esas araçları vekil güçler, büyük güçlere karşı koymada ve stratejik çıkarlar olarak algılanan mevzileri kazanmada yetersiz kalmaktadır.

Bu anlamda, vekil güçler önceliğinin yerini partnerlik stratejisinin aldığını söylemek oldukça makul. Bununla birlikte, küresel ve bölgesel gelişmeler de bu değişimi haber veren etkidedir. Bilhassa PKK/YPG/PYD’nin yeni finans ve lojistik kaynağı arayışları ve Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK/YPG/PYD varlığına yönelik başlattığı Pençe-Kartal hava operasyonu üzerine, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün Rudaw News’e verdiği demeçte PKK’yı bitirme hususundaki ortak işbirliği çağrısı önemli referansları teşkil ediyor. Ayrıca Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına yeniden dahil edilmesi hususunda olumlu gelişmelerin yaşanması da bir diğer somut çıktı şeklinde düşünülebilir. Yine İran ve Çin arasında stratejik alanlarda 25 yıllık işbirliği anlaşmasının gerçekleşmesine dair gelişmelerin yaşanması da bu rekabetin kritik sonuçlarından biri. Bununla birlikte, sıcak bir gelişme olarak, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, demokrasilerin otokrasilere karşı birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayan “Demokrasilerin Yeni İttifakı” (New Alliance of Democracies) projesini ilan etti. Büyük Güçler Rekabeti döneminin manifestosu niteliğinde yapılan bu açıklama, ABD’nin küresel ve bölgesel ittifaklarında strateji değişimine gittiğinin pratikteki en önemli örneklerinden biri. Tüm bu gelişmeler, Büyük Güçler Rekabetinin sunduğu bağlama göre şekillenen sonuçlar nezdinde ele alınabilir. Diğer bir ifadeyle, bu sonuçlar, büyük güçler mücadelesinin, bölgesel değişimlerin ve yeni hizalanmaların ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadığını gösteriyor.

Partnerlik stratejisinin temel hususları nelerdir?

Partnerlik stratejisi, esasında büyük güçlerle mücadelede uygulanacak bir seçenek. Büyük Güçler Rekabeti döneminin sunduğu bağlamda, büyük güçlerin karşı koyma ve mevzi kazanma arayışları baskın bir eğilim olacağından, bu mücadelede büyük güçler değerli ve stratejik araçlara ihtiyaç duyuyor. Büyük güçlerin bölgesel etkinliği ve baskın olma arzuları da bu temel hedef üzerinden şekilleniyor. Öyle ki partnerlik stratejisi de belirlenen hedeflere ulaşmak üzere mevcut ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkmış bir çözüm yoludur. Bu anlamda, partnerlik stratejisinin odak noktalarına bakılacak olursa, partnerlerin daha şeffaf olması, daha güvenilir ve ölçülebilir olması, bununla birlikte hesap verilebilir olması temel kriterleri oluşturuyor. Bilhassa bölgesel anlamda, daha işlevsel ve kabiliyetli ortaklar yeni bölgesel stratejinin olmazsa olmaz araçları durumunda. Bu temelde, stratejinin ön gördüğü özellikler, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecinde dahi devlet olma fonksiyonlarını ve istikrarı sürdüren güçleri işaret etmekte, ayrıca rakip büyük güçlere karşı mücadelede bölgesel seviyede stratejik noktaları vurgulamaktadır. Yani ABD’nin bölgesel varlığı, oldukça maliyetli mukim askeri misyonlar üzerinden ya da oldukça problemli vekil güçlerden değil de tüm bu araçların yerini dolduracak, daha fonksiyonel ve kabiliyetli, devlet olma özelliklerine haiz aktörler üzerinden sağlanacaktır.

Bu değişimin vurguladığı husus ise sayıların değil fonksiyonun önemli olduğu anlayışıdır. Öyle ki ABD yakın zamanda Almanya’daki askeri varlığını azaltacağını ilan etti. Alınan bu karar, ABD’nin bölgesel varlığını, öncelenen stratejik bölgelerdeki işlevsel devlet aktörleri üzerinden yürütmek istediğinin somut bir göstergesi. Ayrıca ABD, partnerlerin güvencesini de bu stratejik bölgeler arasında oluşacak bağlantılarla temellendirecektir. Bu boyutuyla, muhtemel düzen, Soğuk Savaş’ta görülen blok sistemi değil, farklı coğrafyalardaki bölgesel derecede önemli görülen noktaların bağlantısı üzerinden şekillenen bir hizalanma sunacaktır. Bu esasta, partnerlik stratejisi, eski bölgesel strateji ürünü vekalet savaşlarının ana unsuru devlet dışı aktörlerin yerine, devlet olma unsurlarını karşılayan değerli stratejik bölgeleri haiz, kabiliyetli aktörleri önceliyor. Bu durum, vekil güç ile partner güç arasındaki en önemli farklardan birini oluşturuyor. Zira bölgesel seviyedeki mücadelede yer alan diğer büyük güçlere karşı koyabilmek için, devlet işlevlerini yerine getirebilen, daha işlevsel ve özel alanlarda yetkinlikleri bulunan aktörlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaçların ortaya çıkması da beraberinde PKK/YPG/PYD gibi vekil güçlerin vadesinin dolduğu düşüncesini getiriyor. Ayrıca, eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın yayınladığı kitapta (The Room Where It Happened) da “Eğer PKK/YPG gibi aktörlerden vazgeçersek diğer coğrafyalardaki vekil güçlerin de aynı talihe maruz kalabileceği” düşüncesinin hesaplamalara dahil edilmesi yönünde geçen ifadeler, ABD’nin artık Orta Doğu’daki vekil güçlerinden vazgeçme eşiğinde olduğunun, diğer bölgelerdeki vekil güçlerinin akıbetine dair olasılıkları düşündüğünün bir göstergesi.

Bir işlevsel güç örneği: Türkiye

Yeni girilen bağlamın sunduğu şartlar, bölgesel değişimlerin ana belirleyicisi niteliğinde. Bu noktada, aktörler de stratejilerini bu değişime referansla, akıllı seçenekler üretme temelinde şekillendiriyorlar. Zira büyük güçlerin başarısı makul stratejik tercihler üzerinden görülebilecek. “Teorik temelde tasarlanan partnerlik stratejisinin uygulamadaki somut örneği kim olabilir?” diye sorulacak olursa, bu noktada Türkiye makul örneklerden biri. 15 Temmuz sonrası ABD-Türkiye ilişkileri her ne kadar gerilese de, partnerlik stratejisinin ve Büyük Güçler Rekabetinin dinamikleri bağlamında, Türkiye’nin özellikle 15 Temmuz sonrası güç/kapasite artırımı ve bu kapasitenin Suriye, Libya, Doğu Akdeniz gibi bölgesel meselelerde olumlu sonuçlar üretmesi, Türkiye’nin gerçek bir işlevsel güç olmasını sağlamıştır. Çünkü Türkiye, sahip olduğu kapasiteleri stratejik sonuçlara dönüştürerek hem coğrafi konumu hem de askeri kabiliyetleriyle büyük güçlerin dikkatini çeken bir pozisyonda konumlanıyor. Bu durum, Türkiye’nin Büyük Güçler Rekabetinin odak ülkelerinden biri olmasına neden olmuştur. Bu anlamda Türkiye, sahip olduğu mevcut güç kapasiteleri ve tüm siyasi krizleri aşan reel politik varlığıyla, büyük güçlerin vazgeçilmezi konumunda bulunuyor. Türkiye’nin, Libya ve Suriye’deki son hamleleriyle birlikte, özellikle bir SİHA/İHA gücü tanımlanması temelinde sergilediği başarı, Türkiye’yi bir büyük gücün tercih etmesi değil, bir işlevsel güç olarak Türkiye’nin büyük güçleri seçebilme hürriyetine imkân sağlamıştır. Öyle ki artan rekabet eğilimleri döneminde başarılı olmak isteyen büyük güçler, artık Türkiye’nin mevcut konumunu göz ardı edemeyecek durumdalar. Her ne kadar böylesine kritik bir seviyeye erişen Türkiye’den bahsediliyorsa da bu değerli konum, Türkiye’ye yeni risk alanları da sunabilecektir.