• BIST
    1320.98
  • Dolar
    8,0288
  • Euro
    9,5344
  • Altın
    465,2690
0530 708 54 54
0530 708 54 54
SON DAKİKA
22 Ekim 2020 Perşembe 13:40:00 - Güncelleme:22 Ekim 2020 Perşembe 13:40:00

Ölümcül rekabet! Küresel organik kriz ve ABD-Çin rekabetinin trajedisi

Kaynak: AA

ABONE OL

ABD ve Çin gibi iki büyük gücün birbirinden giderek daha fazla ayrışmasının soğuk savaşın habercisi olduğunu belirten Dr. Hüseyin Korkmaz, Anadolu Ajansı için kaleme aldığı analiz yazısında, bu ölümcül rekabetin Birinci Dünya Savaşı öncesini hatırlatan politik bir iklime dönüştüğünü vurguluyor. Birinci Dünya Savaşı'na atıfta bulunan Kissinger, 'Çatışmanın sınırlandırılmadan gelişmesine izin verilirse, sonuç Avrupa'dakinden daha kötü olabilir” diyerek uyarıda da bulunmuştu.

AA'da yer alan analiz şöyle:

Uluslararası düzen, içine girdiği “organik kriz” ile cebelleşirken ortaya çıkan “ara dönem” sistemik istikrarsızlığı yoğun bir şekilde beslemeye devam ediyor. Bu minvalde ABD ve Çin gibi iki büyük gücün rekabeti “stratejik yanılgıların” da tahkim ettiği çatışmalı bir sona doğru ilerliyor. Peki büyük ortak çıkar paylaşmalarına ve aralarındaki ekonomik bağımlılığa rağmen bu iki güç neden bir çatışma zeminine doğru kayıyor? İki gücün birbirinden giderek daha fazla ayrışması yeni bir soğuk savaşın habercisi olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı öncesine benzeyen “dengesiz çok kutupluluğun” izlerini de taşıyor.

- ABD-ÇİN REKABETİ KÜRESEL ORGANİK KRİZİN BİR ÜRÜNÜ

Soğuk Savaşın sona ermesiyle beraber ABD’nin uluslararası düzende yakaladığı “tek kutuplu an” uzun sürmedi ve 11 Eylül 2001 tarihinde topraklarına yapılan terör saldırısı sonrasında küresel bir güvenlik krizine girmesine neden oldu. Daha sonra 2008 yılında yaşanan büyük finansal kriz uluslararası düzenin derin bir istikrarsızlık sürecine savruluşunun başlangıcı oldu. Aslında bu iki kriz İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin altını çizdiği total bir “organik krizin” küresel ölçekte ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Yani bir dönem egemen olan fikirlerin popülerliğini yitirmesi ve bunların yanında yeni güçlerin yükselişi gibi hususlar bu kriz durumunun en karakteristik özelliklerinden biri.

Organik krizde mevcut sisteme dair kurum ve yapılar yerli yerinde ancak işlevsiz. Bu durum aynı zamanda sistemik düzeyde marazi semptomların da ortaya çıkmasına neden oluyor. Küresel salgının yaşandığı bu günlerde sistemik marazi semptomlar kendisini ziyadesiyle hissettiriyor. Öte yandan bu krizin bir başka ürünü olarak ABD-Çin rekabetini de zikretmemiz mümkün. ABD-Çin ilişkileri özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın da büyük çabaları sonucunda 2018 yılından bu yana baş aşağı bir şekilde düşüş eğiliminde. Ticaret savaşları ile başlayan rekabet Hong Kong’da yaşanan olaylar üzerinden gelişirken Tayvan ve Güney Çin Denizi gibi problem alanları ile beraber iyice derinleşerek çatışmanın artık bir olasılık haline geldiği gergin bir düzeye yükseldi.

Aslında işin ilginç yanı, ABD ve Çin’in çatışmaya doğru giden gerilimli ilişkisini düzeltmek için başka hiçbir gücün arabulucu olarak devreye girmemesi. Bu konuda diğer güçlerin gösterdiği isteksizlik krizden çıkamayan sistemin dengesiz bir “çok kutupluluk” üretmeye başladığını gösteriyor. Aynen Birinci ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, güçler dengesinin bozulması sonucunda sistem çok kutupluluk eğilimi içine giriyor. Fakat bu çok kutupluluk bir güç dengesi inşa edebilme açısından son derece kırılgan bir yapıya sahip. Bugün ABD ve Çin’in ayrışmaya dönük yaklaşımları her ne kadar derinleşse de Soğuk Savaş benzeri kategorik iki kampın oluştuğunu söylemek çok zor. Güçler arasındaki ilişkiler esnek ve çok boyutlu. Dolayısıyla bu durum istikrarsızlığın derinleşmesine katkıda bulunuyor.

- DENGESİZ ÇOK KUTUPLULUK ABD-ÇİN REKABETİNİ DERİNLEŞTİRİYOR

Bu noktada ofansif bir realist olan Prof. John Mearsheimer ve onun kült eseri “Büyük Güçlerin Politikalarının Trajedisi”ne (The Tragedy of Great Power Politics) başvurmakta yarar var. Mearsheimer’ın eseri “devletlerin uluslararası siyasette ana aktörler olduğu ve nihai hedeflerinin hayatta kalmak olduğu önermesine” dayanıyor. 2001 yılında yayımlanan eserde Mearsheimer, Çin’in stratejik hedefinin Asya’da hegemonya kurmak olduğunu ve ABD’nin de bunu engellemeye çalışacağı sonucuna varmıştı. Ayrıca Çin’in asla barışçıl bir yükselişinin olmayacağına inanan Mearsheimer’a göre güçlenen herhangi bir ülkenin dış politikasında daha agresif olmaması neredeyse imkânsız bir durum.

Mearsheimer, ABD-Çin ilişkilerine ve rekabetine dair daha sonra da birçok yazı kaleme aldı. Özellikle son dönemde verdiği röportajlarda [1] Birinci Dünya Savaşı benzetmesi yapan akademisyen “Birinci Dünya Savaşı’ndan önce de Avrupa’da muazzam miktarda karşılıklı ekonomik bağımlılık vardı ve kimsenin savaşa cesaret edemeyeceği yazılıyordu ancak yine de savaş yaşandı” derken Birleşik Devletlerin, Çin’in Asya’da bölgesel bir hegemon olmasına asla müsamaha göstermeyeceğinin özellikle altını çiziyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde de Fas, Balkanlar ve Arnavutluk’ta yaşanan krizler birbirini beslemiş ve devamında 28 Haziran 1914 tarihinde Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da öldürülmesiyle büyük bir dünya savaşına evrilmişti. Bu noktada büyük güçlerin birbirlerinin niyetlerinden emin olamama durumu da büyük rol oynamıştı. Mearsheimer’ın akademik geçmişinde “devletler neden güç dengesi ile yetinmez?” sorusuna aradığı yanıt ile ilgili yakın zamanlarda kaleme aldığı “Büyük Yanılsama: Liberal Düşler ve Uluslararası Gerçeklikler” (Great Delusion: Liberal Dreams and International Realities) isimli eseri önemli cevaplar barındırıyor. Mearsheimer, “ABD’nin yükselen bir Çin’e ya da Britanya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda yükselen bir Almanya’ya nasıl baktığını düşünün; Amerikan liderleri, Çin’in gelecekteki niyetlerini kesin olarak bilemezler” derken niyetlerin bilinemezliğine ve uluslararası sistemde bir üst otoritenin olmaması durumuna (anarşi) dikkat çekiyordu.

Dolayısıyla birbirlerinin niyetlerinden habersiz olan güçlerin nispi olarak yoğun bir güvenlik arayışına girmesi ve bunun sonucunda süreklileşmiş bir rekabet sarmalına kilitlenip kalması son derece doğal. Bugün ABD ve Çin rekabetinde yaşanan gelişmeler de benzer bir rekabet sarmalının giderek daha fazla yoğunlaştığını gösteriyor. Öyle ki iki güç, ülkelerinde bulunan basın mensuplarını göndermeye ve konsolosluklarını kapatmaya varan radikal bir ayrıştırmacı eğilimle hareket ediyor. Aslında bu “niyetlerin bilinemezliği” hususu diğer yandan dengesiz bir “çok kutupluluğu” da besliyor ve sistemin daha savruk hale gelmesine katkıda bulunuyor. Diğer güçlerin de söz konusu rekabetin stratejik fırsatlarına göz dikmesinin sonucunda çatışmaya açık yeni bir normalin tohumları atılıyor.

- “ÇATIŞMA TERCİH Mİ YOKSA ZORUNLULUK MU?”

ABD-Çin rekabetinin oluşturduğu uluslararası ortamla ilgili Birinci Dünya Savaşı benzetmesi yapan tek isim Mearsheimer değil. ABD diplomasisinin yaşayan efsanelerinden biri olan 97 yaşındaki eski dışişleri bakanı ve eski ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger da ABD ve Çin’in yeni angajman kuralları oluşturmamaları halinde gerginleşen rekabetin Birinci Dünya Savaşı’na neden olan belirsizliğin yeniden ortaya çıkması riskini taşıdığını söylüyor [2]. Kissinger geçen sene de Pekin’de yaptığı bir konuşmada yine benzer şeyler söylemiş ve “Soğuk Savaşın kıyısındayız” demişti [3]. Kissinger, sözlerine Birinci Dünya Savaşı’na atıfta bulunarak "Bu nedenle, çatışmanın sınırlandırılmadan gelişmesine izin verilirse, sonuç Avrupa’dakinden daha kötü olabilir” diyerek uyarıda da bulunmuştu. Aslında Kissinger 2012 yılında Foreign Affairs için yazdığı “ABD-Çin İlişkilerinin Geleceği” [4] (The Future of U.S.-Chinese Relations) isimli makalede de günümüz ABD-Çin ilişkileri ve bu ilişkinin sistemik etkileri üzerine önemli öngörülerde bulunmuştu.

Kissinger, o makalesinde ABD-Çin ilişkilerinin “çatışmaya” dönük bir işaret verdiğini kabul etse de bunun sadece bir “tercih” meselesi olduğunu belirtmiş ve iki ülke arasındaki “üstünlük” mücadelesinin kaçınılmaz olduğunun altını çizerek bunun çözümü için mantıklı ve diplomatik bir çerçeve oluşturulması gerektiğini önermişti. Kissinger ayrıca iki ülke arasında bir çatışma yaşanma ihtimalinin düşük olduğunu vurgulamıştı. Oysa “çatışma” konusundaki fikirlerinin bugün değiştiği görünüyor. Kissinger’ın son dönemde çatışma uyarılarında bulunması ve eleştirilerini yoğunlaştırmasının ardında yatan nedenlerden biri diğeri ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun geçtiğimiz Temmuz ayında 70’li yıllarda Çin ile yumuşama (détente) yaklaşımı içine giren Nixon yönetimi ve dolayısıyla Kissinger’ı hedef alan konuşması.

Pompeo, “Komünist Çin ve Özgür Dünyanın Geleceği” [5] isimli bu konuşmasında “Çin’in özgür ve demokratik bir ülkeye evrileceğini düşünen liderlerimizin teorileri doğru çıktı mı?” diyerek eski yönetimleri eleştirmesi dikkat çekmişti. Oysa Kissinger, geçmişten beri ABD ve Çin’in farklılıklarının bilincinde. Ancak Soğuk Savaş döneminde ABD-SSCB gerilimi bağlamında Çin ile ilişkileri geliştirmek stratejik bir zafer olarak görülmüştü. Zaten söz konusu ABD-Çin görüşmeleri ideolojik ve politik hususlardan arındırılmış pragmatik bir çerçevede ilerlemişti. Pompeo’nun sözlerinin hedefinde her ne kadar Obama yönetiminin olduğu bilinse de Kissinger’dan gelen taze açıklamalar, mevcut ABD yönetiminin Çin ile ilişkilerini ideolojik bir zeminde ele alması hususuna Kissinger’ın tepkisel bir cevabı olarak okunabilir.

- BATI MENŞELİ KÜRESEL DÜZEN KRİTİK BİR “ARA DÖNEM”DE

Kissinger, Çin hakkında yazdığı “Çin Üzerine” (On China) isimli eserinde hem ABD’nin hem de Çin’in “istisnacılığından” (exceptionalism) bahsediyor. “Çin istisnacılığı misyoner değil, kültüreldir” diyen Kissinger’a göre Çin, dünyayı Çinli yapmaya kalkışmaz. Amerikan istisnacılığı ise misyonerdir. Bu gerekçelerle bazı anlaşmazlıkların ortaya çıkmasının mümkün olduğunu düşünüyor. Bu bağlamda Kissinger aynı eserinde “birlikte evrim” (co-evolution) kavramını ortaya atmıştır. Yani Kissinger, Çin’den ABD gibi davranmasının beklenmemesi gerektiğinin altını çizmiştir. Ona göre çözüm rekabet ve işbirliğinin bir arada yürüdüğü bir modeldir. Fakat diğer yandan Kissinger da sistemik bir kriz olduğunu kabul ediyor. “Dünya Düzeni” (World Order: Reflections on the Character of Nations and the Course of History) isimli eserinde dünya düzeni arayışının neredeyse tamamen Batılı toplumların kavramları tarafından tanımlandığını ve bu kavramların artık krizde olduğunun altını çiziyor.

Krizde olan uluslararası düzenin büyük oranda 19. ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa tarafından inşa edilmiş bir yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden üretilen düzen, Batı menşeli bir fikri altyapıya sahip. Ancak bugün ağırlığını giderek hissettirmeye başlayan Çin’in sistemik anlamda farklı görüşleri olduğunu biliyoruz. Çok kutuplu ve her devletin kendi içişlerine karışılmayan ancak ticari anlamda birbirine yoğun şekilde bağlanmış bir ağ bağlantısı tahayyülü söz konusu. “Bunun mevcut uluslararası sistem içerisinde gerçekleştirilmesi mümkün mü" sorusu ile “ABD-Çin rekabeti neden çatışmaya dönük bir zeminde ilerliyor” sorusuna koşut bir şekilde cevap verilmeli.

Dolayısıyla bütün bu bulguların ışığında ABD-Çin rekabetinin uluslararası sistemin “otoritesiz” özelliğinden ortaya çıkan, devletlerin güç maksimizasyonu sonucunda çatışma olasılığı barındıran bir zemine kaydığı görülüyor. Buna ek olarak uluslararası düzenin cebelleştiği organik kriz bu durumu derinleştiriyor. Hem dengesiz çok kutupluluğun oluşumuna katkıda bulunuyor hem de Birleşmiş Milletler (BM) gibi ulus üstü organizasyonların etkisizleşmesine neden oluyor. Güç dengesinde yaşanan bu istikrarsızlaştırıcı dönüşüm, diplomatik yöntemlerin yadsınmasına neden olan yeni bir normali de içinde barındırıyor. Söz konusu dengesiz çok kutuplu yapıyı Gramsci’nin “ara dönem” (interregnum) kavramı ile birlikte açıklamak da mümkün. Yani eski sistemin tedavülden kalkmaya başladığı ancak yenisinin doğamadığı bir dönem.

Sonuç olarak Çin, Asya-Pasifik’te hegemon bir güç olmaya çalışırken ABD ise buna kesinlikle müsamaha göstermeyen bir yaklaşıma sahip. ABD’de yapılacak başkanlık seçimlerinden sonra Joe Biden’ın başkanlığa gelme olasılığı da bu stratejik yaklaşımı değiştirmeyecek gibi görünüyor. Zaten Obama döneminde Çin’in üstü örtük bir şekilde çevrelenmesini öngören “Asya Mihveri” (Asia Pivot) yaklaşımı icra edilirken Biden’ın da başkan yardımcısı olduğunu hatırlamak gerekiyor. Dolayısıyla diplomasinin büyük oranda tedavülden kalktığı ve Tayvan gibi meselelerin birer “saatli bomba” haline geldiği şu günlerde ABD-Çin ilişkileri, 70’li yıllarda ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Çinli Başbakan Cu Enlay arasındaki müzakerelere benzer bir çabaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.