• BIST
    1312.1
  • Dolar
    7,8630
  • Euro
    9,4299
  • Altın
    458,3050
0530 708 54 54
0530 708 54 54
19 Ağustos 2020 Çarşamba 13:11:00 - Güncelleme:19 Ağustos 2020 Çarşamba 15:13:00

Lübnan siyaseti başladığı yere geri döndü ! Hizbullah'ın meşruiyet ve imaj kaybı

Kaynak: AA

ABONE OL

Lübnan siyaseti kısır döndü içinde, Lübnan siyasetindeki aktörlerin uzun yıllardır Lübnan siyasetini hükmetmesi, Beyrut patlamasının ardından yeniden alevlenen toplumsal tepkilerin somut siyasi sonuçlara ve alternatif figürlere yönelme ihtimalini sınırlandırıyor. Lübnan protestolarının ve Beyrut saldırılarının ardından Hizbullah'ın takındığı tutum ise bu aktörün Lübnan iç siyasetinde iddia ettiği devrimci ve mezhepçi yapı karşıtı tutumunun gerçekçi olmadığını ortaya koymuş durumda.

Lübnan meselesi dediğimizde aklımıza çoğu zaman ülke halkının çok ağır sosyo-politik ve ekonomik sorunlarla uzun yıllardır uğraşmak zorunda kalmaları ve iç savaş yüzünden çok derin ve ağır olan toplumsal hafızaları gelir. Diğer taraftan Orta Doğu’nun kırılgan olmasına rağmen önemli demokrasilerinden ve farklı dini-mezhepsel grupların bir arada yaşadığı ülke olması da Lübnan’ın diğer belirgin özelliğidir. Bu genel unsurlarının yanı sıra Lübnan siyasetindeki kronik sorunlara ve umutsuzluk yansıtan gelişmelere rağmen Lübnan toplumundaki dayanışma ve direnç ise Lübnan’a yönelik analizlerde bizleri ihtiyatlı iyimserliğe yönelten temel faktördür. Diğer taraftan toplumda ümit veren durumun sürüyor olmasına rağmen yeniden Fransız kolonisi olunmasına ilişkin toplanan imzalar ve Lübnan halkının bir kesiminin ülkeyi terk etme arzusu, Lübnan siyasetinin geldiği kısır döngüye ilişkin diğer bir veridir.

Uzun yıllardır süregelen kronik sorunlara ve 17 Ekim protestolarına rağmen Lübnan siyasetindeki mevcut aktörler, alternatif oluşumların vücuda gelmesine imkan tanımıyor.

Bu kısır döngünün en ağır sonuçlarından biri de en son yaşanan ve 200 ölüm, 6 bin yaralı ve 300 bin kişinin evsiz kalması ile sonuçlanan Beyrut patlaması oldu. Halihazırda, sosyolojik olarak çalkantılar yaşayan ve karşılaştıkları sorunlara ilişkin direnç gücü zaman geçtikçe azalan Lübnan toplumunun Beyrut patlaması sonrasındaki gelişmelere ilişkin tepkisi aslında bir süredir devam eden protestolara benzer şekilde oldu. Bu çerçevede Lübnan’daki mezhepsel temel siyasi yapının değişmesini dile getiren ve açıkça “Hizbullah teröristtir” sloganları atan göstericiler başta Lübnan parlamentosu olmak üzere bazı devlet kurumlarına saldırılar düzenlediler. Dolayısıyla Beyrut patlamasının akabinde Lübnan siyasetindeki ayrışma varlığını sürdürmeye devam ederken bu ayrışmaya yönelik çözüm önerileri etkisiz kalıyor.

Beyrut'taki patlama "direniş” söylemiyle muhalif bir tutum benimseyen ve bunu İsrail’e karşı askeri mücadelesiyle pekiştirmeyi amaçlayan bir aktörün nasıl statüko eğilimli politikalar izlemeye başladığını ortaya koydu.

Bu süreçte Fransa gibi Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi küresel aktörlerin Lübnan krizine ilişkin çeşitli çözüm önerileri sunmasına rağmen birbirinden radikal şekilde farklı politikalar izleyen bölgesel aktörlerin Lübnan üzerinde uzlaşı sağlayamaması Lübnan krizini derinleştiren diğer bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Diğer bir ifadeyle, Beyrut patlamasıyla yeniden gündeme gelen Lübnan krizinin çözümünün, yerel çatışmaları bitirecek bir uluslararası-bölgesel uzlaşının Lübnan toplumunca onaylanmasına bağlı olduğu söylenebilir.

Lübnan siyaseti başladığı yere geri döndü

Bu patlama sonrasında karşımıza yeniden çıkan diğer önemli Lübnan siyaseti gerçeği ise son dönemde Meclis Başkanlığı, Lübnan Kabinesi ve Lübnan Cumhurbaşkanlığı gibi kurumların üstünde nüfuzu olan Hizbullah’ın halihazırda bozulmaya başlayan yerel-bölgesel imajına ek olarak siyasi gücünün sorgulanmaya başlamasıdır. Lübnan’da silahlı tek devlet dışı aktör olarak yer alan ve askeri gücü nedeniyle önemli bir caydırıcılık gücüne sahip olan Hizbullah’ın Suriye iç savaşına müdahalesiyle başlayan mezhepsel politikalara yönelmesi ve iddia ettiğinin aksine “zalim” yönetimlere karşı gelememesi bu aktörün direniş söyleminin yoğun şekilde sorgulanmasını da beraberinde getirdi. Ekim 2019’da başlayan Lübnan protestolarının ve Beyrut saldırılarının ardından Hizbullah’ın takındığı tutum ise bu aktörün Lübnan iç siyasetinde iddia ettiği devrimci ve mezhepçi yapı karşıtı tutumunun gerçekçi olmadığını ortaya koymuş durumda. Böylece Lübnan siyasetinde “direniş” söylemiyle muhalif bir tutum benimseyen ve bunu İsrail’e karşı askeri mücadelesiyle pekiştirmeyi amaçlayan bir aktörün uzun yıllar sonra nasıl statüko eğilimli politikalar izlemeye başladığına Beyrut patlamaları ile bir kez daha şahit olduk.

Benzer bir tutumu Hizbullah’la ittifak içerisinde hareket eden ve Nebih Berri öncülüğündeki diğer önemli Şii oluşum Emel hareketinin ve Maruni lider Mişel Avn’ın damadı Cibran Basil’in öncülüğündeki Özgür Yurtsever Hareketi’nin (ÖYH) sürdürdüğü görülüyor. Dolayısıyla Beyrut patlamalarının yine Hizbullah etkisindeki Hasan Diyab hükümetinin istifası dışında somut bir sonuç oluşturmadığı ortada. Bu hükümetin, 17 Ekim protestolarının ardından istifa eden Saad Hariri hükümetinden sonra ve protestocuların talepleri hilafına kurulduğunu düşündüğümüzde ise Lübnan siyasetinin yeniden başladığı yere geri döndüğü söylenebilir. 8 Mart aktörlerini oluşturan bu grupların aksine Maruni lider Semir Caca’nın liderliğini yaptığı Lübnan Güçleri Partisi, Sünni lider Saad Hariri’nin öncülük yaptığı Gelecek Hareketi Partisi ve Dürzi lider Velid Canbolat’ın lideri olduğu İlerici Sosyalist Parti gibi 14 Mart aktörleri, göstericilerin taleplerine daha olumlu yaklaşmaktalar. Diğer taraftan bu aktörlerin de mevcut sistemin kendilerine sunduğu “olanaklar”dan faydalanmayı ve alternatif siyasi oluşumları engelleyerek uzun yıllardır öncülük ettikleri mezhep gruplarını domine etmeyi son derece ısrarlı bir şekilde sürdürüyor olmaları, bu aktörlerin köklü reformlara ilişkin samimiyetlerinin sorgulanmasını beraberinde getiriyor.

Hizbullah'ın statükocu politikaları

Tüm bu genel yorumları bir tarafa bıraktığımızda Hizbullah’ın statükocu politikaları sürdüreceği ve bu durumun Lübnan’da dillendirilen değişimi geciktireceği söylenebilir. Geçmişte Hariri ve Beyrut patlamaları sonrasında Diyab hükümetinin istifasını eleştiren Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın son açıklamalarında erken seçime karşı çıkması, meclis başkanı ve cumhurbaşkanının istifa olasılığını reddetmesi ve şiddete başvuran protestocuların “elçilikler” tarafından desteklendiğini dile getirmesi bu politikaların temel yansımaları olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum kendisini Beyrut patlamalarıyla ilişkilendiren yorumları sert bir şekilde eleştirmesine rağmen, iktidarını, kurduğu ittifaklarla muhafaza etmeye çalışan bir aktörün tutumudur. Böylelikle direniş söyleminin Lübnan siyasetindeki uzun dönemli temel amacının mezhepsel yapıyı değiştirmek olmadığı, sadece bu yapıdaki güç dengesini Hizbullah lehine çevirmek olduğu anlaşılmıştır. Aksi takdirde bir dönem radikal şekilde bu yapıyı eleştiren Hizbullah’ın şu anda bu yapının dönüşmesini sağlama potansiyeli olan en önemli aktör olmasına rağmen bunu engellemeye yönelik söylem-politikalar benimsemesini açıklamak kolay değil.

Diğer taraftan siyasi-askeri olarak Lübnan siyasetinde gücünün zirvesinde olmasına rağmen Hizbullah’ın bölgesel ve son gelişmelerle yoğun şekilde yerel alanda meşruiyet ve imaj kaybı yaşadığını unutmamak gerekiyor. Direniş toplumu oluşturma çabasıyla iktidar serüvenine başlayan Hizbullah’ın gelinen noktada Lübnan’da kendisine karşı sadece siyasi değil aynı zamanda toplumsal blok oluşturduğu söylenebilir. Söz konusu karşı bloğun silahlı-siyasi gücü Hizbullah’la kıyaslanamayacak seviyede olmasına rağmen Ekim protestolarında da görüldüğü üzere Hizbullah’ın sadece diğer mezhepsel gruplar arasında değil Şii toplumunda da önemli bir popülarite kaybı yaşadığı gözleniyor. Hizbullah’ın hâkim olduğu bölgelerde Şii toplumunun gösterilere katılımı ve Beyrut patlaması sonrasında Hizbullah’ın kendisinin bundan sorumlu olmadığına ilişkin açıklamalarına yönelik tepkiler ise bu gözlemleri doğruluyor. Diğer taraftan Lübnan siyasetindeki aktörlerin ve aktörlere öncülük eden figürlerin uzun yıllardır Lübnan siyasetini domine etmesi bu tepkilerin somut siyasi sonuçlara ve alternatif figürlere yönelme ihtimalini sınırlandırmakta. Şöyle ki uzun yıllardır süregelen kronik sorunlara ve 17 Ekim protestolarına rağmen Lübnan siyasetindeki mevcut aktörler, alternatif oluşumların vücuda gelmesine imkan tanımıyor.

Dolayısıyla Arap Birliği, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Almanya ve İngiltere gibi Avrupa ülkeleri tarafından terör örgütü olarak tanınmasına, 17 Ekim protestoları ve özellikle de Beyrut patlamaları ile Lübnan’daki meşruiyeti-imajı ciddi oranda sarsılmasına rağmen Hizbullah’ın özel olarak Şii ve genel olarak Lübnan siyasetindeki etkili pozisyonunu yine de sürdüreceği söylenebilir. Bu kısa-orta vadeli argümana rağmen geçmiştekine benzer şekilde Lübnan siyasetinde de özellikle bölgesel güçlerin müdahalesi ile farklı ihtimaller gelişebilir ve Hizbullah’ın siyasi-askeri etkisinde zayıflama durumu görülebilir. Diğer taraftan Lübnan’daki olumlu senaryoları Hizbullah’ın buradaki gücünün sınırlanmasına bağlamak, Lübnan’daki kronik sorunların çözümüne katkı sağlamada yetersiz kalacaktır. Bir zamanlar bizatihi güçlü bir muhalif oluşum olan Hizbullah’ın iktidar serüveni, Lübnan’daki mezhepsel aktörlerin nasıl statüko yanlısı tutuma evirilebildiğini kanıtlıyor. Bu yüzden Lübnan’a yönelik geliştirilecek çözüm önerilerinin bu sarkacı kırmaya ve Lübnan siyasetindeki güç dengesini değiştirmeye değil, toplumsal sorunlara etkili-hızlı çözümler bulmaya yönelik olması elzemdir.