YAZARLAR

yazarresmi
Ömer Özkaya

omerozkaya@gunes.com

27 Kasım 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

Asya’nın kapısı (4)

Etnik ve dini çeşitliliğin bir ülke için önce büyük bir hazine sonra nasıl büyük bir facia olabileceğini görmek için Lübnan en güzel örneklerden biridir. Bu küçük ülke, her etnik gruba bir dinin düştüğü ilginç sosyolojisi, etnik ve dini grupların uyguladığı teo-stratejiler, teo-siyasetler, teo-askeri yaklaşımlar ve teo-ekonomiler ile tam bir laboratuar ülke örneğini sergilemektedir.

İstanbul’dan Şam’a, Şam’dan Beyrut’a, Kudüs’e oradan Kahire’ye, Marakeş’e, Madrid’e, Paris’e, Roma’ya, Atina’ya ve tekrar İstanbul’a bir daire çizersek bu dairede Lübnan ayrı bir stratejik sırlar hazinesi olur. Bir şartla ki Lübnan’ı,  Şam’ı, Kahire’yi ve Marakeş’i sırlar hazinesi haline getiren merkez hep İstanbul olmuştur, Türkiye olmuştur. İzmir’in Sabetay Sevi gibi yüz binleri peşinden sürükleyen ciddi bir dini figürü üretmesi de ilginçtir. Fetullahçılık, Sabetay Sevi ekolünün yanında dikkate alınmaz. Lübnan’daki tüm ezoterik-dini ekollerin İstanbul’da nüvelenmesi ve Lübnan’da yeşermesi üzerine durulmaması da not edilmesi gereken bir başka husus. Yavuz sultan Selim öncesi ve sonrası Kahire-Beyrut-İstanbul üzerine ülkemizde ciddi araştırmalar yoktur. Oysa bu araştırmalar olmadan bugünkü Lübnan’ı, Mısır’ı, Suriye’yi, İsrail’i ve birçok ezoterik örgütü anlamak mümkün değildir.

Lübnan’ın bugünkü kaotik siyasi, dini, etnik ve mezhepsel mimarisinde Türklerin önemli rolü vardır. Lübnan bağlamında Ortadoğu, Türkiye’nin meçhulü haline getirilemez. Tüm İslam dünyası ile ilgili yüzlerce birim oluşturan Batılı gizli servislerin Ortadoğu incelemeleri olarak yayınlanan eserleri oldukça bilgi doludur. Batılı üniversitelerin ve aydınların da Lübnan ve Ortadoğu ile ilgili gerçekten titiz araştırmaları vardır. Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Afrika ve Asya’daki bilgi açığımızı kapatmak için olarak bu eserlerin Türkçeye kazandırılması gerekir. Bu çaba hafızamızı tazeleyecek, bugünü kavramamızı kolaylaştıracaktır. Bu seriden hemen önceki “Suud’ta Olanlar” başlıklı yazılarımızda Türkiye’nin Ortadoğu’da yakaladığı psiko-siyaset üstünlüğün hedef alınacağına işaret etmiştik. Nitekim Mısır’da 29 Türk’ün Mısır aleyhine casusluk ithamı ile gözaltına alınması önemlidir. Bu serinin devam edeceğini öngörmek için eşik analizler bile yeterlidir. Lübnan, Türkiye’nin öteden beri ilgisini kesmediği ülkelerdendir, Mısır’da öyledir. Buralarda entegre olabileceğimiz önemli rezervlerimiz vardır.

Batılı ülkelerin bu coğrafyalardaki çalışmaları çok açıktır. Bu çalışmalardan elde edeceğimiz hayli veri ve fayda vardır. Batılı ülkeler ellerindeki veri çokluğu ile bölgede ve dünyada insanı hayrete düşüren işler yapabilmektedir. Verinin, bilginin ve istihbaratın çokluğu her zaman isabetli stratejilerin, siyasetlerin, askeri ve ekonomik menfaat sistemlerinin kurulacağını garantilemez. Bunu teyit etmek için bir kaç Batılı devletin tarihine bakmak yeterlidir.

Ortadoğu’da sanayi ve teknoloji yoktur, buralarda hayatı idame ettirmenin yolunun din ve etnik ticaretten geçtiği de bir sır değildir. Paranın üretimden kazanılmadığı yerlerde dine, millete, vatana ihanetten geçinildiğinin en çarpıcı örnekleri uzak ve yakın tarihimizde vardır. Reel ekonominin, üretim ekonomisinin ve buna bağlı ihracat bilincinin gelişmediği Ortadoğu’da en geçerli ticaret; etnik, dini ve mezhepsel ticarettir, bu zincir kısa vadede kırılmayacaktır. Tüm hazırlıklarımızı buna göre yapmak zorundayız. Tüm tehdit algılamaları da üretimden kopmuş kesimlerin provoke edilmeleri üzerine kurulu olmalıdır. Üretimin çeşitlenip gelişmediği, mesleki ve teknik eğitimin zayıf kaldığı, entelektüel üretimin sadece tercüme eserlere bağımlı olduğu Ortadoğu, Kafkaslar, Afrika ve Orta Asya önümüzdeki dönemin de etnik, dini ve mezhepsel pazarı olacaktır. Yani bu pazar terör, şiddet ve vahşet kaynağı olacaktır. Suudi Arabistan, Mısır ve FETÖ bağlamında kurulan yeni cephe, bunun habercisidir. Çift hazneli huni gibi olan Lübnan’ın bu konudaki birikimi burayı ayrıca çok önemli kılmaktadır.

Filistin’in, Mısır’ın, Cezayir’in, Irak’ın, Afganistan’ın, Sudan’ın, Nijerya’nın ve etnik terörün etkili olduğu ülkeler birlikte değerlendirildiğinde nerede ise tüm İslam dünyasının ve üçüncü dünyanın terörize edildiği ortadadır. Bu bir tesadüf değil bir stratejidir. Eşzamanlı olarak bu sayılan coğrafyalarla ilintili terörün Batı ülkelerinde de kendisini göstermesi gerçekten de metafizik bir konu olma eğilimi ve hatta gerçeği içermektedir. Bu bağlamda Lübnan’ın, Mısır’ın ve Suudi Arabistan’ın yanında FETÖ’nün bir cephe oluşturması teo-strateji, teo-ekonomi, teo-örgüt ve teo-siyaset perdesini açacaktır. Bu da metafizik terör ve metafizik ezoterik savaşa geçiş sürecidir. Lübnan birikimi bu dönem için neden stratejiktir, sanırım anlaşılmıştır. (bitti)