yazarresmi
Kayahan Uygur

kayahan.uygur@turkmedya.com.tr

17 Ağustos 2017

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ

2019 öncesi denklem

2019 öncesi Türkiye’nin nereye gittiğini,  FETÖ’yü, PKK’yı anlamak için tarihe bir göz atmak gerekir. Bunun için tarihçi olmaya gerek yoktur, herkesin bildiği olayları hatırlamak yeter. 

Sevr paranoya değil 

Tıpkı bugün olduğu gibi Türkiye’nin son 150 yıllık tarihi de dış politika ile iç politikanın tam anlamıyla iç içe geçmiş olduğu bir süreçtir. Aynı şekilde küresel güçlerin iç politikada “din istismarı” ve “etnik kışkırtıcılık” yapmaları da sürekli değişen siyasal koşullarla ilişkilidir. 

Geçtiğimiz hafta bugün, yani 10 Ağustos günü Sevr Anlaşması’nın 97’nci yıldönümüydü. Üzerinde durulmadı ama aslında 10 Ağustos güncelliğini hiç kaybetmemiş bir tarihtir, çünkü Türkiye ile Batı arasındaki hâlâ çözülmemiş sorunları ifade eder. 

Rusya faktörü 

Batılı küresel güçler Türkiye topraklarını parçalama niyetlerini 16 Mayıs 1916’da İngiltere ve Fransa arasında yapılan gizli Sykes-Picot anlaşmasıyla kesinleştirmişlerdi. 

Osmanlı Devleti 19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren çok zayıflamıştı, Birinci Dünya Savaşı’na kadar ayakta kalmasını Abdülhamit gibi padişahların akıllı politikasına, halkın ve bir kısım askerlerin vatanseverliğine borçluydu. 

Tarihçiler başka bir faktörün varlığına daha işaret ediyorlar. Daha sonra Sovyetler Birliği adını alacak olan dönemin Çarlık Rusya’sı Akdeniz’e inmek, Kudüs’ü ele geçirmek ve Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmak istiyordu. Bu durum Batılıların çıkarlarına uygun olmadığı için Osmanlı’nın iyi kötü ayakta kalması uzun bir dönem İngiltere’nin de işine gelmişti.  

Hep aynı senaryo 

Osmanlı serum desteğiyle yaşatılırken, halk Rusya’ya karşı din istismarıyla kışkırtılıyor, bir başka kanaldan da hasta ayağa kalkmasın diye etnik sorunlar kaşınıyordu. 

Dönemin İngiliz politikası Osmanlı’yı Rusların önünde set olarak kullanmaktı. Buna paralel olarak kamuoyunda İslamcı geçinen birtakım ajan hocalar “Moskof düşmanlığı” körüklüyordu. Doğu’daki Ermeni-Kürt çatışması bir bakıma iki küresel gücün, Rusya ve İngiltere’nin vesayet savaşıydı. 

Batılılar, 1916’da kesinleştirip Sevr’le açığa vurdukları planlarını gerçekleştiremediler. Türkiye devlet olarak varlığını, vatansever liderleri ve halkının Kurtuluş Savaşı ile elde etti. Ancak yine devreye giren başka bir faktör de önemliydi: Komünist rejime geçen ve bu nedenle küresel güçler tarafından kuşatılan Rusya Batı’ya karşı Türkiye’yle birlikte hareket etmeye başlamıştı. 

Denge hayırlıdır 

Uzun yıllar boyunca Osmanlı’nın Batı’ya karşı ayakta kalabilmesine vesile olan coğrafya etkisini göstermişti. Yeni Türkiye İngiltere’yle düşman olmayacak, hatta ona yakın duracaktı ama Rusya ile dostluk ve denge politikası onun varlığının garantilerinden biri olmuştu. Batılılar Türkiye’yi parçalama planlarını buzdolabına kaldırdılar. 

Zamanında İngilizler tarafından piyasaya çıkarılmış “Moskof düşmanı” ajan hocalar buna bağlı olarak tedavülden kaldırılıp, depoda saklanmaya başladı. Laiklik kampanyaları sırasında gördükleri baskı hiçbir zaman samimi Müslümanlara yapılan kadar şiddetli olmadı, çünkü rejim onları “belki bir gün lazım olurlar” diye sakladı. Etnik sorunlar ise Lozan’dan sonra “unutulmuş gibi” yapıldı. 

Planlar derin dondurucuda 

İkinci Dünya Savaşı’na kadar Türkiye açısından devam eden denge durumu 1946’dan itibaren değişti. Dünya bir tarafında Rusya’nın bulunduğu iki kampa bölündü. Türk Hükümeti Ruslarla olan birtakım küçük sınır anlaşmazlıklarını abartıp kendilerini alelacele Batı kampına attı. 

Gerçek risk ise eski bölme-parçalama planlarının savaş sonrasında yeniden masada bulunmasıydı. 1946-1952 arasındaki geçici bir istikrarsızlık döneminden sonra Türkiye NATO’ya girdi, bu şekilde Sevr haritası da yeniden Batı başkentlerindeki raflara kaldırıldı. 

Aynı işlev 

Türkiye NATO’nun Rusya ile olan sınırının korunmasını üstlendi ve yine Moskof’un ayaklarını Akdeniz’in sıcak sularında yıkamasına engel olma işlevi gündemdeydi. Rusya düşmanı ve İngiliz-ABD dostu ajan hocalar sürgünde depoda tutuldukları yerlerden çıkartılarak yoğun bir antikomünizm kampanyasına başladılar. 

İşte o günlerde CIA finansmanı ve ABD yanlısı hükümetlerin desteğiyle kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri ve benzerleri Fetullah Gülen ve Abdullah Öcalan gibi etkili ajanlar çıkarabildiler. Ancak kurulan düzen ve suni denge her yerinden patlıyordu. Menderes’in Rusya ziyareti 1960 darbesinin, Demirel dönemindeki Sovyet yatırımları 12 Mart’ın, Kıbrıs harekâtı 12 Eylül’ün nedeni oldu. 

Darbe-FETÖ-PKK 

Türkiye’ye güvenlerini yitiren küresel güçler ülkeyi askeri vesayete dahi ihtiyaç olmadan yönetebilmek için FETÖ’nün devlete yerleştirilmesi sürecini başlattılar. Aynı zamanda Sevr projesi de, yani Türkiye’nin parçalanması planı da PKK eliyle raftan indirtildi.  12 Eylül darbesi bu iki örgüte devlet içinden yardımcı olanların işiydi. 

Küresel projelerin yürürlüğe sokulduğu, din istismarı ve etnik kışkırtmanın el ele verdiği bir dönem 15 Temmuz’da zirveye vardı. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın bir sonucu olarak 15 Temmuz kalkışmasının engellenmesinde ve ardından Fırat Kalkanının başlamasında da yine Rusya’nın rolü oldu. 

Suriye’ye dikkat 

Görülüyor ki, Abdülhamit devri bir bakıma devam etmektedir. Türkiye’nin önümüzdeki günlerde izleyeceği politikalar yine dünyadaki yönelimlere bağlıdır. 2019 Seçimlerine hazırlanılıyor, bu çok doğal. Ekonomik sorunlar da oldukça önemli ancak örneğin Suriye ve Irak’taki gelişmeler önümüze yeni sürprizler çıkartabilir ve bu durum 2019’a bambaşka anlamlar yükleyebilir, seçim öncesi yeni denklem ve koşullar oluşabilir.