Türk esir olmaz!

Seksenli yıllardı! 

Doğu Almanya ile Malta’dan bir başka takımı yenemediğimiz, İngiltere’den de, neyse sustum! 

Omuzlardaki yüklerin ağırdan da ağır olduğu yıllardı! 

Merhum Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in “Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya” tarifinin bile hafif kalacağı, bin bir başlı ejderhaların taşındığı yıllar! Taşıyanların dizlerinin titrediği, bir an bile durmanın, oturmanın, nefeslenmenin yok olmak olduğu yıllar! 

Anaların ak sütleriyle besleyip büyüttüğü gül fidanlarının urganlarla boğulup, darağaçlarında asıldığı yıllar! 

Kiminin daha gonca iken zulmün sıcaklığı ile zorla açtırılıp sehpalarda boğularak soldurulduğu yılar! 

Yüzler asık değil! 

Gözler dolu dolu, yumruklar sıkılmış, başlar dik! 

Sadece yaşanan ülkelerde olsaydı acı yutulabilirdi belki! 

Bir yanda Mamak C5 işkencehanelerinde güller solduruluyor, diğer tarafta da Belene kamplarında adeta kimlikleri, isimleri, inançları yasaklanmış insanlar her türlü zulme “Ben Türk’üm, Türk esir olmaz!” diye haykırıyordu! 

Acı acının sevinci olabilir mi? 

Çekilen bir acı, diğer yanda acı çekene sevinç olabilir mi? 

Oluyor! 

Vallahi oluyor! 

İşte, o Belene kamplarından semaya yükselen, “Ben Türk’üm! Türk esir olmaz” feryatları, Mamak zindanlarına adeta sevinç yağmuru olup yağıyordu! 

Belene Kampında çekilen acılar Mamak C5’lerde çekilen acıları bir başka anlamlı kılıyordu! 

Düşünsenize, “Esir Türklere hürriyet” demişsiniz, karşılığında zindanlara atılıp, işkence altında sorgulanıp, idam sehpalarında solduruluyorsunuz! 

Sorarım acaba nasıl bir halde olurdunuz? 

Bugünün insanları olarak bu soruya verilecek cevap hemen hemen aynı minval üzere olur! 

Ama o zamanın cevapları da aynı, “Türk esir olmaz”! 

Bir yandan Buca cezaevinde yatan Yusuf Yüzlüler ’in ziyaretlerine gidip, bir fırsat olur da onları şöyle uzaktan da olsa görebilir miyim telaşındayken diğer tarafta da Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi  ve İdari Bilimler Fakültesi’nin Buca Dokuzçeşmeler’de yeni yapılmakta olan kampüsünün içinde bulunan barakalarda provadaydım. Sayın Remzi Özçelik Bey’in Belene kamplarında “Ben Türküm! Türk esir olmaz” duruşunu, tiyatro oyunu haline getirdiği, “Bekleyenler” isimli oyunun hazırlığındaydık. 

Ne acıdır ki, konusu kardeşlerimizin “Ben Türk’üm! Türk esir olmaz” duruşu olan tiyatro oyunumuzun afişleri, kimliklerinde Türk yazan ama Türk düşmanlarının maşaları tarafından asılan yerlerden indiriliyordu! 

İste tam o zamanlarda boyu ufak, ufku büyük dönemin Başbakanı merhum Turgut Özal, yine boyu ufak yüreği çok ama çok büyük birini tanıştırdı bizlere: 

Naim Süleymanoğlu! 

O zamana kadar yükü ağır olanlar, ondan güç aldılar! 

“Ben Türk’üm! Türk esir olmaz!” diyen Naim Süleymanoğlu al bayrağı göndere çektirirken istiklal Marşımızı okurken, arkasında bütün bir milletin kıvancıyla birlikte ağlıyordu! 

Ne gariptir ki, Naim Süleymanoğlu’nu Belene zulmünden kaçırıp getiren kişiler de, “Esir Türklere hürriyet” dediği için Mamak zindanlarında işkence görmekte olan Ülkücülerin, yurt dışındaki Türk Federasyonu’nun Bozkurtlarıydı!   

Mekanın cennet olsun, umutlarımızın hamalı Cep Herkülü! 

Sen, aleme şunu bir daha gösterdin ki, sen Türk’tün, Türk esir olmaz!

Ahmet Yenilmez Diğer Yazıları