YAZARLAR

Sevdiği güzel yiğidin başı beladan kurtulmaz

İnsan bir vesileyle doğup büyüdüğü diyarlara gittiğinde orada geçirdiği günlerde, dünü adeta bir film şeridi gibi geçip gider gözlerinin önünden! 

Tabi, doğduğu ev zamana direnip azgın nefislere karşı koyabilmiş ve hala ayakta durabiliyorsa, çocukların bahçesinde cıvıl cıvıl oynadığı, okuduğu okul, “Daha dün annemizin kollarında yasarken...” şarkılarının söylendiği sınıflar baykuşlara mesken olmadıysa! Durum ne olursa olsun bir köşe başından her an ya bir ilkokul arkadaşınız ya da bir çocukluk arkadaşınız çıkıverir karşınıza! Elbette çok değişmiş de olabilir, birbirinizi tanımadan birbirinize sürtünerek geçip gidecek kadar yabancılaşmış olabilmeniz de muhtemeldir! Hamd olsun ki gerek yaptığım işten gerekse ekranlardan ben tanıyamasam da bir şekilde beni tanıyor çocukluk, gençlik arkadaşlarım! Şaka değil çoğu emekli olmuş, daha sevgililerine aşklarını bile diyememiş olarak bıraktığım arkadaşlarım ellerinde torunları ile çıkıyorlar karşıma! 

En enteresanı da şu, sizi çocukluk arkadaşlarınız, gençlik arkadaşlarınız unutsalar tanıyamasalar da ilkokul, ortaokul, lise öğretmenleriniz yaşınız kaç olursa olsun tanıyacaklardır! Ne tuhaf değil mi? Belki de kan bağınız olan insanlar bile sizi aradan geçen yıllardan sonra tanıyamazken öğretmenlerinizin sizi tanımaları ne tuhaf! Belki de emeklerini kırk yıl ödeyemememizin sebebi bu olsa gerek! 

Bir de doğduğunuz köy ya da mahallede bir Cuma Namazı kılarsanız sizin hayatınızın bir nevi sağlamasını yaşarsınız! Hemen ilk kıldığınız Cuma ya da bayram namazı gelir gözünüzün önüne, siz o zamanlar hangi saftaydınız ön saflarınızda kimler vardı ve şimdi siz hangi saftasınız? Cemaatle namaz kılmanın önemi de bu olsa gerek! 

Neyse, işte bu duygularla çocukluğumun, gençliğimin hayatımdaki ilklerin şehri Ordu sokaklarında dolaşırken bir çok çocukluk gençlik arkadaşlarımla, öğretmenlerimle karşılaştım, manzara ise yukarıda arz ettiğim gibiydi! Oturup sohbet etmek için eskiye dair mekan aradık, ama eskiye dair şeyler ne tez el ayak çekmiş! Yine de bazen bir köşeden bir görüntü eskiye şahit yaşanan bir hikayeyi fısıldıyor insanın kulağına! 

Tam da öyle bir yere oturmuşuz ki arkadaşımla, oturur oturmaz gözlerimiz aynı noktaya takıldı! Aynı anda bir iç çektik, aynı anda ikimizin de gözleri dolmuştu, çünkü oturduğumuz yerin karşısında eskiden bir kahvehane vardı ve biz her sabah orada buluşur oradan beraber okullarımıza dağılırdık! Şimdi o kahvehane yok, yerine fast food açılmış, ama 1980’de oraya düşen Sefa ile Tufan’ın cesetleri sanki hala kanlar içersinde orada yatıyordu! 

Ne var ne yoktan sonra öğrendim ki, arkadaşımın Kıbrıs gazisi babası ölmüştü. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı da bizim yaşadığımız ve hatırladığımız ilk savaştı! Benim babam gitmemişti, ama giden akrabalarım vardı. 

Sanki 37 yıl önce, yarıda bıraktığımız sohbetimize devam ediyorduk! 

Konu mu? 

“Ne olacak bu işlerin sonu?” 

Hangi işler mi? 

Vatan, millet, bayrak! 

Vedalaştıktan sonra ben tiyatro oyunumu oynamak üzere Fatsa’ ya doğru yola çıktım!  Fatsa tabelasını gördüğümde ister istemez irkilip, kendime çekidüzen verip, cüzdanımı aradığımı fark ettim! 

Neden mi? 

37 yıl öncesinde Fatsa’ya her yaklaştığınızda yüzü maskeli birileri tarafından durdurulur, kimliğinize bakılır belki de nereye gittiğinizi bilmediğiniz ama sonunuzun malum olduğu yerlere götürülürdünüz! 

Bu yazımı Fatsa’da, “Safahat” oyunumun ikinci temsilini oynayacağım salonun kulisinden yazıyorum ! Düşündüm de bizim nesil diyeceğim eksik olacak onun için bizim nesil demiyor şöyle diyorum, “Ne yazık ki, bu ülkenin insanlarının dünleri hep savaş, hep terör oldu ve öyle de olacak!”. 

Neden mi? 

Çünkü, biz bu dünyanın en güzel vatanında kurulmuş bir devletin vatandaşlarıyız, güzele sevdalı, güzele sahip yiğidin başı beladan kurtulmaz! 

Ahmet Yenilmez Diğer Yazıları