Usta oyuncu Metin Akpınar ile ‘Papatyam’ dizisinin setinde buluştuk. Ben heyecan içinde röportajıma hazırlanırken birden daldık sohbetin içine... Aslında lafı uzatmaya gerek yok. turksinemalari.com’dan da takip edeceğiniz sohbetimize buyurun..
Bizi takip için http:// twitter.com/neslihanyavuzcn
- Son oynadığınız dizi ‘Papatyam’ iyi gidiyor. Nasılsınız, bugünlerde?
l Teşekkür ederim valla işte tatilimizi yaptık geldik, enerji biriktirdik. İnşallah dizimiz devam edecek gibi duruyor. Türk sanat ve dizi tüketicisi genelinde bize ilgisini esirgemiyor. O yüzden de iyi gidiyoruz salı günleri, Kaptan amcadan sonra.
- Ali Kaptan’ı nasıl buluyorsunuz peki?
l Çok dram ve şiddet, biraz fazla buluyorum. Oğlu baltayı alıyor, babasını kesmeye gidiyor. Biraz daha ılımlı olabilir diye düşünüyorum. Bir de Erkan orada hakikaten harcanıyordu, şimdi daha iyi olabilecek gibi kokuyor, inşallah. Onun dışında yerimiz, yurdumuz iyi orada. Bir de maçlar var. Maç yayınlandığı zaman bazı salılar oynayamıyoruz, biz de stok çekmiş oluyoruz. Çok ciddi bir şeyler olmazsa, başımıza bir şeyler gelmezse hem ülke olarak, hem kanal olarak, hem de biz olarak sanırım bu sezonu da çıkarırız.
- Ülkenin durumu demişken, nasıl değerlendiriyorsunuz?
l Valla çok enteresan bir yerden geçiyoruz. Makro ekonomik dengeler açısından baktığınızda ekonomimiz iyi görünüyor. Yani dış borcumuz diğerlerine göre fevkalade sınırlı, derli, toplu. İdari açık sorunumuz var ama o da bu doların ani yükselişiyle. O bile biraz gerilemeye başlamıştır. Fakat büyümeyi finans olarak sağlıyoruz, o çok sevindirici bir şey değil. Eskisi gibi üretim olsa daha iyi. Bugün Merkez Bankası Başkanı da açıklıyordu “2023’ de İstanbul finans merkezi olacak” ya aslında finans hizmet merkezi olmalı, oradaki ‘hizmet’ lafını biz unutuyoruz. Aslında bir finans kuruluşunun vereceği en önemli hizmet üretimi artırmaktır. Üretim doğrultusunda finans sağlarsa hem istihdam sorunu çözülür hem de üretim artar. Ülke üretimden fazla tüketiyorsa enflasyon olur onu dengelemek için finansın üretimi desteklemesi lazım. Eğer komşu momşu ile kavga etmezsek bu işler düzelecek gibi geliyor.
AYNUR SİNEMASINDA BİTLENDİM
- Geçmişten günümüze sinema dersek?
l Sinema benim için hele geçmişten lafı edilince benim için çok önemli tabi ki. Gelirken yolda da düşündüm. Mesela ilk zamanlarda aklıma gelen sokaklarda böyle elle çevrilen sinema oynatanlar vardı. Sinemaya ilk bakışım oradan benim, böyle gözüme göre uydurup, kovboylar gidiyor, atlarla. Üzerine adam da anlatır ‘şimdi kovboylar gidiyor, biraz sonra şey gelecek, atı yolda düşürdüler’ gibi. Veya başka bir film paranız varsa 5 kuruş verip, o zaman da ‘kızılderililer gidiyor’ diye anlatmaya devam ederdi. Bizim çocukluğumuzun sineması oydu. İnsan beynine baktığımız zaman yaratılıştan geometrik şekil üretmeye yatkınlığı var. Yani insan geometri biliyor, şimdikiler bilmiyor. Biz lisede uzay geometri okuduk, p düzlemi, t düzlemi çakıştı işte sana uzay geometri oldu.
Nerede boş bir alan varsa orası sinema olurdu. O da bir kültür. Oraya giderken yemek bile götürülürdü, annem dolma, kuru köfteler yapardı. Sinemalar bayağı piknik gibiydi. Biraz daha büyüyüp lise döneminde Türk filmlerini beğenmeme gibi bir ukalalık geldi bize. O yaşlarda herkese gelir.
Orada da çok haksız değilmişiz aslında. Aksaray’da Bulvar Sineması açıldıydı ilk. Oraya gönderirdi, ‘Anne nasıl, gittiğin filmi beğendin mi’ derdim. Kadın hep mutsuz ‘beğenmedim oğlum, ben bu filmi gördüm’ derdi, ben de ‘ana, bu film daha yeni çekildi, geçen hafta girdi vizyona, görmene imkan yok’ derdim. Bizde o zamanlar Batı filmlerine Amerikan, İsveç, Fransız Sineması’na gittik. Sonra sinemaya bulaşınca Zeki ile oturup 5 tane film seyretmeye başladık. Ve o zaman Ana’mın ne kadar haklı olduğunu anladım. Çünkü bütün filmler birbirine benziyor, adeta aynı. 3 tane ana hikaye vardır, düşman ailelerin çocukları birbirine âşık, zengin oğlan fakir kıza, zengin kız fakir oğlana aşık. Bir de sanatçı aşık oğlan ya da tersi. Bu üçgen üzerinde gider. Meğerse Anam da haklıymış. Bu da bize sinema ile ilgilenmemiz gerektiğini, büyük kalabalıklara ulaşmak için eğlenceden öte işlevleri olduğunu anlamaya, kavramaya başladık. O sırada 67 yılında kurduğumuz kabare tiyatrosu devam edip gidiyor. 73 yılında rahmetli Ertem Eğilmez, Sadık Şendil, Münir Özkul, oyunumuzu seyrettiler ve bize sinemada çalışmak üzere teklif getirdiler. Ve bizim sinemaya bulaşmamız öyle oldu.
EZİLENİN YUMRUĞU
- Sosyal içerikli, mesajları olan filmler yaptınız eğlenceden öte öyle değil mi?
l Mesaj lafı o zaman çok modaydı. Biz şöyle filmler yaptık, insanlar oynadı bizim filmlerimizde, yaratık, ucube yoktu. hep insandı, neşesiyle, kederiyle, hüznüyle, teriyle, kanıyla, tükürüle hep insandı. Gelir dağılımındaki adaletsizlikten, ezilen, ezilenlerin sağlam bir türüdür. Bu da çok tutar. Mesela Kemal Sunal filmleri hep buradan tutmuştur. Ezilen insanın sonunda ezene indirdiği yumruk. İntikam, öfke ne dersen de hepsi var onun içinde. Böyle bir geçmişten bugüne sinema serüvenimiz var.
- Tabii ki gönlünüzde yatan aslan tiyatro ama sinemanın hayatınızdaki yeri desem?
l Ben tiyatrocuyum. Ben 50 senemi tiyatroya verdim, emeğimin çoğu tiyatroda. Tabii sinema da güzel bir şey, televizyon da aynı görünmesine rağmen ayrı bir sektör. Ama Tiyatro bambaşka hele kabare tiyatrosu bambaşka. O bizim çocuğumuz gibi.
- Peki, nerede kaldı çocukluğumuzun, çocukluğunuzun tiyatroları, neden böyle oldu?
l Çünkü artık tiyatro yok. 70’li yıllarda sokakta kavga olmasına rağmen İstanbul’da 42 perde her gece açılıyordu. Ben şimdi Türkiye’de 42 tiyatro olduğunu zannetmiyorum. Çok önemli bir rakam bu. Olumsuz değerlendiriyorum, çünkü empati kültürünün mabedi olan biz paradigması için eğitim merkezi olan Tiyatro, yoksa millet empatiyi öğrenmiyor demektir. Toplum öğrenemeyince bugün gördüğümüz manzarayla karşı karşıya kalıyoruz. Empati kültürü ve Biz paradigması yok, maalesef hem etnik kimlik, hem kökten dincilik bağlamında ciddi bir bölücülük devam edip gidiyor. Nasıl çıkacağız bu işin içinden bilmiyorum. Herhalde Demokrasi ile başka çaresi yok.
DEMOKRASİ GİTTİKÇE UZAKLAŞIYOR
- Demokrasi tam anlamıyla uygulanabiliyor mu ki, şu an da?
l Ama şimdi Demokrasi öyle sabit bir hedef değildir. Şunları yaparsanız, oraya gidince demokrasi olur diye gitmez. Gittikçe uzaklaşan bir şeydir. Onun için demokrasiye ciddi özen göstermek lazım. Demokrasinin iyi tarifi uzaklaşan değil, ama zor yaklaşıyoruz. O bizden uzaklaşıyor bazen. Demokrasinin son ve geçerli tarifi normal insanların (patolojik, marazı olmayan) özgür iradeleri ile geleceklerini tayin ettikleri rejimin adıdır. Böyle bir şey herhalde yok.
- Türkiye başkanlık sistemine uygun mu sizce?
l Türkiye’de başkanlık sistemi olmaz. Eyalet olmadan zaten olmaz. Osmanlı İmparatorluğu aslında bir geçiş dönemidir. Hatta Doğu Roma’dır, sonra Bizans, sonra Osmanlı’dır. Ama bunu böyle işte Afrika’daki gelişmeler, Türkiye’nin Afrika üzerindeki hegemonya yaratmak isteği Orta Doğu politikası filan Osmanlı’ya benzetiliyor ama böyle bir şey zaten imkânsız.
MİLLET DONA KALDI
- Zeki Bey’le tekrar kabareler yapar mısınız, öğrenciler yetiştirir misiniz?
l Yapmayız artık. İkimiz de 60 yaşını geçtik. Valla gençler yapmadıklarına göre ilgilenmiyorlar, ben niye ilgileneyim. Sanat tüketicisi böyle bir şeyi talep ediyor olsa, olur tabii. Kabare tiyatrosuna böyle bir talep yok. Zaten biz kurduğumuzdan sonra kabare tiyatrosunu, 18 tane oldu rakam. Ondan sonra geriledi ‘3 Maymun’la’ biz kaldık, sonra 3 maymun’da gitti, biz kaldık. Sonra da biz de gittik, millet dona kaldı.
DEHŞET İÇİNDE SEYREDİYORUM
- ‘Bir zamanlar Anadolu’ Cannes Film Festivali’nde jüri ödül ödülü aldı ama Türkiye’de ‘Recep İvedik’ serisi gişe rekorları kırıyor. Bu konudaki yorumunuz?
l Hiçbir şey söylemem. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Hepsi kendine göre bir şey yapıyor. Söyleyebileceğim şeyler şunlardır. ‘Eşkıya’ ile beraber bir dönüm noktası başladı. Türk Sineması çağdaş teknolojiyi yakaladı bir defa en önemlisi bu. Yurt dışına film satmayı oradan para kazanmayı filan öğrendik. Ondan sonra Türk Sineması ciddi bir gelişme gösterdi. Ancak bu gelişme genel ve küresel değil de, sübjektif sinema boyutunda oldu. Yani bütün yönetmenler kendi öykülerini, anlatmak istedikleri her şeyi anlatıyorlar. Diğerleri daha kısa metrajlı da şanslarını deniyorlar. Onların önünün açılması lazım. Bir ülkede ödül alan filmler gişe yapmıyorsa, gişe filmleri de ödül almıyorsa mutlaka bir yanlışlık vardır. Bunun ortası yok mudur, iyi film hem iyi gişe yapıp, hem ödül alamaz mı? niye Türkiye’de böyle olmuyor? dehşet içinde seyrediyorum. Bir filme 1 milyon kişi, diğerine 174 kişi gidiyor. Mutlaka bu ikisinin ortası bulanacaktır diye düşünüyorum.
- Sinemanın ve tiyatronun yerini neden diziler aldı?
l Televizyon çok ciddi bir silah ve ciddi eğitim aracı. Bilmeden kamuoyu oluşturuyor. ‘Halk böyle istiyor’ lafı vardır mesela. Ben öyle olmadığı kanaatindeyim. Liberal Ekonomi’de bu böyle değildir, bu da liberal bir şey olduğuna göre bu da böyle değildir. Siz şimdi bir buzdolabı yapıp karnından ‘vişne şerbeti’ akıyor dediğinizde, halk mı istiyordur. ‘Buzdolabı olsun da kapısından vişne şerbeti aksın içeyim’ diye halk istemez ki. Onu sen yaparsın, onu tanıtırsın halka dersin ki ‘bu senin lehine, çok da güzel bir şey, evine al koy’ dersin o da alır, koyar. Şimdi televizyon da öyle. O yüzden ‘halk istiyor’ diye suç yüklemeyelim, herkesin kendi kabahati.
YOZ BİR KÜLTÜR OLDU
- Yeni nesli nasıl buluyorsunuz?
l Bulamıyorum, var mı öyle bir şey. Orta tabaka uçurumlar var. Bir nesil hakikaten iyi yetişiyor, çağdaş teknolojiyi yakalayan, elektronik ve bilgi iletişimine yakından yaklaşan. Onun dışında öbür taraf hâlâ ayağında lastik ayakkabı ya da terlik, potur, entari çocuklarda. Bir yığının üzerine derogasyon da bulunuyor. Hâlâ bu çocuklarımız var. O zaman gelecekten ümitli olacağız. İşte liberal ekonominin, uluslararası sermayenin bize dayattığı olay budur. Kendi ürettiğini satın alma gücü yaratmak için, bölge kalkınmacılığı yapıldı Türkiye’de. Ülkenin doğusu gitti, batıda biz yükseldik. Marmara, Ege, Akdeniz bölgesi yükseldi. Bunlar ürettiler de, parada kazandılar. Hatta kişi başına bu bölgelerde İstanbul’da 30-34 bin T.L, Şırnak’ta 800 T.L. Bu uçurum kapanacak mutlaka, şimdi göç ile idare ediliyor. O da çok ciddi bir yozluk getiriyor. Sinemada konuştuğumuz olay burada da geçerli. Aslında kent kültürü oluşamadı. Bir kent oluşuyordu, kırsaldan bir baskı geldi, göçen kendi örfünü getirdi ama burada kaybetti, hem de geldiği yeri bozdu. Böyle olunca yoz bir kültür oldu. Bu yoz kültür devam ediyor. Bunun içinden nasıl çıkarız bilmem.
- Yeni oyuncuları nasıl buluyorsunuz?
l Bunun eleştirisi bana düşmez. Ben bu buna cevap vermiyorum. Çünkü bu polemik yaratıyor. ‘Oyuncular, alaylı mı, eğitimli mi olsun, sitcom’cular nasıl, Cem Yılmaz nasıl, onların ustaları nasıl?’ bu aptalca şeyler tartışılıp gidiyor, bunların içinde olmamak lazım.
3 KEZ AŞIK OLDUM
- Aşk dersek, kaç kez aşık oldunuz?
l Hastalık. Ciddi bir hastalık. Beyin fonksiyonları, enzim salgıları her şey değişiyor. Ama güzel bir şey. 3 kez aşık oldum. Aşık olduğum kişinin birisi eşim zaten. Diğerlerinin adını versem ayıp olur.
- 51. Yıla girdiniz hayat arkadaşınız Göksel Hanım ile uzun evliliğin sırrı nedir?
l Aynı ülkeler arası, ortaklar arası ilişkiler gibi karı-koca arasında da demokrat olmak, empati kültürünü geliştirmek, ‘biz’ paradigmasını işlemek, menfaat birliği içinde olmak gerekir. Bunlar çok zor gözükmesin, kolay şeyler. Ve bunlar olunca mutlu olunuyor. Bir de yani bunu yapmazsanız ayrı cinste, ayrı kafa yapısında, enzimleri, duyguları farklı, beyinlerinin işleme mekanizması, matematiği, fiziği farklı iki insanı 50 sene pranga mahkumiyeti ile bir arada yaşatamazsınız. İnsanın özüne aykırı bir şey. Demek ki bizde bir gariplik var.
- Erkekler çok eşlidir, Kadınlar tek eşlidir diye söylenir. Sizce bu doğru mu?
l Erkekler de, kadınlar da çok eşli yaratılmışlardır zaten. Saçma sapan laflar söylemesinler. Yani sperm sayısı çok, yumurta tek diye, kadınlar tek eşlidir, erkekler çok eşlidir diye bir kural yok. Bu yanlış bir şeydir. Erkekler köpeklerle, tavuklarla, değil kadınlarla yapmıyorlar. Bunu unutmasınlar. Doğanın bir oyunu vardır, melez daha sağlıklıdır. Kendi yumurtasından üreyen her şey bozulur ve daha sağlıklıdır. Doğa önlem olarak bunu yapmıştır. Bütün ihanetler, aldatmalar falan bunun altındadır. Yani bir üçgen yaşıyorsa. Bir evde 2 kadın arkadaş, bir erkek varsa mutlaka bunların arasında mutlaka aldatma olur. Ya da tersi, iki erkek, bir kadın varsa gene olur. Çünkü melez ister.
- Neden tek eşlilik empoze ediliyor, o zaman?
l Tek eşlilik bir defa kolay. Zor olanı öteki. Elinin altında bir kadın var. Evi kuruyorsun, eşyasını döşüyorsun, belli bir para koyuyorsun oraya, o da sana hizmet ediyor, bakıyor. Bu sistemi ilkele taşıdığın zaman kadın da oradan gidiyor ot veya meyve topluyor getiriyor. Erkek te gidip avlanıyor. Beraber yiyorlar. Kadınların bu toplayıcılığı şimdi alışverişe döndü. Kadın AVM’ye gidiyor, oradan topluyor, yıkıyor. Erkek te para kazanıyor yani bir şekilde avlanıyor.
İNSANIN İÇİ CIZ EDER
- Türk Müziği hayatınızda çok önemli bir yer taşıyor, nasıl meşke başladınız?
l Ben çok şanslı bir insanım. Hem yetiştiğim ortamda da bu müzik vardı. Hem de bütün ustalarla da beraber olma şansım oldu. Eğitim almasam da makamları ayırt edebiliyorum. Meşkle ve sohbetle yapılan eğitim en iyisidir. Biz eskiden Şan Sineması’nda olan ayrıca klasik Türk Müziği konserlerine giderdik. Ben evde de, sohbette de mırıldanırım, saz arkadaşlarımız gelir, Türk Müziği gecelerimiz olur. Bildiklerimizi meşk ederiz, bilmediklerimizi öğreniriz.
- En sevdiğiniz makam?
l Hicaz çok zengin bir makamdır. Uşşak, Hüzzam, çok severim. Biraz daha dramdır. Dız, dız sesidir. Biraz böyle inletir. Ok ve yay var ya, yayın gerilmesindeki telin çıkardığı ses Hüzzam’dır. Hüzzam işte böyle içi sızlatır.
- Kültür Bakanlığı ile Telif Hakları Sinema Genel Müdürlüğü’nün çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?
l Kımıl, kımıl bir şeyler olmaya çalışılıyor ama müzik bundan çok daha önde. Onlar çok daha çabuk çözdü. Telif hakları sadece sanatta değil, filmde de hâlâ çözülmüş durumda değil. Nedense yıllardan beri de bir türlü sendikalaşma olmamıştır. Oyuncular Sendikası, Sinema Yazarları Derneği, tiyatro sahipleri bişisi, biz de öyle bir şey kurduk, tiyatro ve Sinema Eserleri Sahipleri Birliği’miz var. Evlere şenlik, bir birliktir gidiyor. Ama telif meselesinin gerçekten devlet tarafından çözülmesi gerekiyor. Bu ayıptır. Emeğin ciddi boyutta istismarıdır bu. Tüm haklarıyla devrediyoruz.
- Antalya Altın Portakal, Altın Koza, Yeşilçam, Siyad’ın çalışmalarını nasıl değerlendiriyor sunuz?
l Bu sanatsal etkinliklerin hepsi olmalı. Sanatta çok zayıf olan bir ülkede en kötüsü bile başımın tacı. Lahmucun şeyi, kiraz etkinliği hepsi olsun. Kuzu kulağı etkinliği. Anadolu geliştikçe bunlar yapılacak işte. Bir portakal, bir koza ile bitmiyor yani.
- Ülkemizi gelecekte nerede görüyorsunuz?
l Burada olduğu gibi görüyorum çok fena. Bu da beni çok rahatsız ediyor. Müthiş te korkuyorum ve içerliyorum. Bakıyorsunuz, selülöz tüketimi kişi başına 15-16 kilo. Batıya doğru sınırlarımızdan çıkıyorsunuz, 25- 30-35-80 kilo. Şimdi böyle olunca Türkiye’de 5000 kitap satınca best-seller oluyor ama Japonya’da bir dergi 8 milyon satıyor mesela. Türkiye’de diş macunu kullanımı 2,5 gram. Kişi başı diş macunu! Eğitime bakıyorsunuz eğitim 4 sene. Burada profesör var, orada da cahil var toplamı 3.7 sene. Yani 4. sınıftan terk hepsi. Et tüketimine bakıyorsunuz 17 kilo. Et ucuzladı gibi duyurulsa da et yani protein tüketmiyoruz. Karbonhidrat tüketen bir toplumun gelişmesi imkânsızdır. Bir toplumun % 17’si bedensel özürlüyse korkunç bir şey vardır burada. Trafik, terör, iş hayatı, yanlış ilaç, akraba evliliği bunun kaynağı. O kaynaklar tükenmedikçe çözülemez. %13 bile olsa çok fazla 75 milyonuz biz. Konuşulanları, okuduğunu anlamayan beyinsel özürlüler hariç.
Demek ki 3 bin TL’nin altı yoksul
Mesela senarist yok Türkiye’de birincisi senarist eğitimi olurdu. Televizyonda her sezon 60 tane dizi başlıyor. Ülkemizde 60 tane senarist yok. Ve o kadar yönetmen de yok. Ama yapılıyor. Demek ki sadece önce eğitim, eğitim, eğitim. Önce eğitim. Bakın bu eğitim olmadığı için dünyada bu kadar kriz oluyor, arkasından devrim gelmiyor. Çünkü hegemonya herkesi kendisi gibi düşündürtüyor. Zorluyor. Yapılacak iş bireyin doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmasını sağlamak . Yapılacak iş budur. Bugün bir yazı vardı mesela açlık sınırı 3000 T.L’nin altında. Yani bugün 3000 T.L kazanan yoksul. 535 T.L ile yaşayan var bugün.
Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.