04 Temmuz 2009 <%Tarih%>
<%Gün%>

İdil Çeliker
Kriz bahane özümüz şahane

Şanlıurfa Manici Otel'in açılışından döndüğümden beri, İstanbul'da boya avına çıktım... Otelin dekorasyonu sırasında, Arto'nun müthiş fikirlerinden biri olan 'kök boyalı' duvarlara resmen vuruldum...
'Kök' boya öyle kolay bulunan bir şey değil...
Kaldı ki, uygulanan teknikte sadece kök boya da yok.
Duvarlara ilk olarak, altın, gümüş ya da bakır varak yapıştırıyor, daha sonra üzerine uyguluyorsunuz...
Kullandığınız kök boyanın tonları, üst üste sürdükçe kafasına göre renk alıp, sanat eserine dönüşüyor. Anlatması kolay, uygulaması çok zor bir teknik...
Arto'nun ifadesine göre; 'Virüs' gibi... Her yere bulaşıp, adamı deli eden bir dokuya sahip... Yine de bir sanat galerisinde oturuyormuş hissi yaşattığı için değer...
İstanbul kazan, ben kepçe...
Yok...
Karşılaştığım, dükkanının kapısını tıklattığım boya erbapların da bu teknikten bir haber... Ama tüm bu turlar sırasında, boyaya dair pek çok not edindim... İlgimizi mi çekmemiş, yoksa işi profesyonellerine bırakmaya mı alışmışız bilmem ama 'doğal' olan her şeyin yaşam üzerindeki etkileri pek pas geçilecek gibi değil doğrusu, Mesela özellikle Yunanistan kıyılarındaki kireç boyalı beyaz evlerin, kapı ve pencerelerini renklendiren mavinin, sivrisinekleri uzaklaştırıcı etkisini bilmiyordum...
Biliyorsunuz kireç, mikrobu kırma, hava alma özellikleri taşıyor... Özellikle kırsal alan için biçilmiş kaftan, Ancak, boya sanayinin ürettiği birbirinden farklı seçenekler hepimizin gözünü kamaştırdığı için, bu özelliklerini unutup, göz ardı ettik kireci... Arto'nun kullandığı kök boyalı varaklı sistemde, kök boyayı kireçle de karıştırma şansı var... Her şeyin organiğinin peşine düştük bir süredir. Ama iş evlerimize, yaşam alanlarımıza gelince, 'sağlık' konusunda sınıfta çakıyoruz...
Emin olun, her şeyin başı 'farklı' olma kovalaması...
Bu süreçte yapılan araştırmalarla, hem yaşam, hem insan özüne dönüyor...
Kılık kıyafetlerimize bakın... Çocukluk anılarımızın içine hapsolmuş basmalar, iki, üç yıldır baş tacı... Yaz aylarının bunaltıcı sıcağında çıtır elbiseler can suyu niyetine geliyor. Naylon katkılı jarseler rafa kalktığından beri, insanların cilt problemleri de azaldı. Çocukluğumuzun ilk dönemlerinde hazır pijamalar bunca gündemde değilken, kışın pazenden , yazın şile bezinden yapılanlar deliksiz uykular sunuyordu bizlere. Her yaz başı evlerimize bir tür 'bohçacı' kabul edilen teyzeler, şile bezinden çarşaf, pike kılık kıyafetler getirip satardı... Şimdi pamuk diye aldıklarımızın içinde kullanılan malzemeler konusunda dahi kuşkular duyuyoruz. Çocuklarımızın büyük bölümünde, cilt sorunları baş gösteriyor. Alerjiye yatkın bünyeleri, soluk ve kuru tenleri kullanılan ürünlerin bedeli, Yıllarca alay konusu olan şalvarlar, dünya moda devlerinin yorumlarıyla günlük hayatımıza girdiğinden beri, Amerikan pantolonlarının cenderesinde de kurtulduk... Oysa, kendimiz sevmiyor, bize özgü olanları reddediyorduk eskiden,
Kriz bahanesiyle, doğala dönüş turları tavan yaptığından, kozmetikçiler de kan ağlamaya başladı malum... Binlerce liralık bronzlaştırıcıların yerine, evlerde yapılan son derece sağlıklı karşımlar soyulmayı ve haşlanmayı önlüyor. Acıbadem sütünün içine karıştırılan havuç suyu, ceviz yağı, kakao yağı gibi doğal malzemeler hem verdiği renk hem besleyici özelliklerinden dolayı, dalga, dalga yayılıyor kıyı şeritlerindeki tatilciler arasında. Zetinyağının içinde en az 21 gün güneşte tutulan taze kantaron karışımları, her türlü yara bereye de şifa mesela. Ekonomik kriz anamızı ağlattı filan ama bir yandan da, şımarık harcamaları rafa kaldırtıp, özümüze yolculuk yaptırıyor... Dilerim şartlar düzelince, rehavete kapılıp, zorunlu olarak hatırladıklarımızı bir kez daha unutmayız...

:: / Yazarımızın 02 Temmuz 2009 tarihli  ' 'Büyük insan' Körfez'de'  'başlıklı yazısı için tıklayınız.

   

...::: Bu site TÜRKMEDYA Bilgi Sistemleri tarafından hazırlanmıştır :::...